Yapay zekâ: Melek mi, şeytan mı?
Yapay zekâ tartışmalarına her sabah yeni bir başlıkla uyanıyoruz. Bir gün “insanlığın en büyük üretkenlik sıçraması” manşetleri atılıyor, ertesi gün “işsizliğin otomasyonu” konuşuluyor. Silikon Vadisi’nin iyimser kanadı –ve Elon Musk’ın da farklı zamanlarda işaret ettiği tablo, yapay zekânın uzun vadede genel bir refah artışı yaratacağını, insanların çalışmak zorunda kalmadığı, çalışmanın bir tercihe hatta bir hobiye dönüştüğü bir düzenin mümkün olabileceğini savunuyor. Daha yüksek verimlilik, daha ucuz mal ve hizmetler, daha bol zaman…
Bu iyimserliğin karşısında ise başka bir kamp var: Yapay zekânın yalnızca işleri değil, gelir dağılımını ve sosyal sözleşmeyi de dönüştüreceğini; kazananların çok kazandığı, kaybedenlerin hızla geride kaldığı bir ekonomi yaratabileceğini söyleyenler.
Aslında bu iki uç senaryo uzun süredir masada. Ancak son günlerde bu tartışma yeniden alevlendi. Nedeni de bağımsız araştırma şirketi Citrini Research’in yayımladığı ve küresel piyasalarda ciddi yankı uyandıran analiz notuydu.
Kötümser senaryonun piyasa provası
Citrini Research’ün çalışması klasik bir tahmin raporu değildi. 2028’den geriye dönüp yazılmış bir kriz anlatısıydı; yani bugünden geleceğe bakan değil, gelecekten bugüne yazılmış bir stres testi niteliği taşıyordu. Senaryoya göre yapay zekânın beklenenden çok daha hızlı yayılması özellikle beyaz yakalı işlerde sert bir daralmaya yol açıyor; şirketler maliyetleri düşürürken ücret artışları duruyor, hatta bazı sektörlerde geriliyor.
Raporda beyaz yakalı işsizlik oranının çift hanelere yükseldiği, yüksek gelir grubundaki çalışanların dahi iş kaybı yaşadığı bir tablo kurgulanıyor. Gelir kaybı yaşayan profesyonellerin mortgage (ev kredisi) ödemelerinde zorlandığı, konut talebinin zayıfladığı ve özellikle büyük şehirlerde konut fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı oluştuğu........
