menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran ve ABD/İsrail çatışmasının görülmeyen iktisadi etkisi

20 0
12.03.2026

XX. yüzyıl dünya ikti­sat tarihinin kritik eşiklerinden birisi 1970’lerde yaşanmış olan petrol şokla­rıdır. Bu şokların dünya eko­nomisine çok büyük etkile­ri olmuştur. Öncelikle batılı ekonomilerde maliyet çekiş­li enflasyon ile işsizliğin bir arada yaşanması bu şokların ortaya çıkardığı makroiktisa­di koşullarda yaşanmıştır.

Yi­ne bu şokların bir türevi ola­rak gelişmekte olan ülkelerin borç sorunu yine bu şokla­rın yol açtığı sorunlardandır. Özellikle Latin Amerika ül­kelerinde belirgin hale gel­miş olan bu sorunun çözümü bile 1980’li yıllara sarkmış­tır. Dünya bunları yaşarken, o günlerdeki siyasi kadroları eleştirmek için günümüz si­yasetçilerinin zaman zaman dile getirdiği ekonomik güç­lüklerin de kaynağı büyük öl­çüde bu şoklar olmuştur.

Şoklardan ilki 1973-1974 döneminde Orta Doğu’da Araplarla İsrail arasında çı­kan savaş ve bunun neticesin­de petrol ihracat eden Arap ülkelerinin bir kartel kurulu­şu olan OPEC’i kurarak dünya petrol üretimine sınırlamalar getirmesidir.

Bu şoklardan ikincisi ise 1979-1980 döneminde yi­ne Orta Doğu kaynaklı ola­rak İran İslam Devrimi sonu­cunda yaşanmıştır. Bu her iki şok da II. Dünya Savaşı son­rası dünyaya hâkim olan ez­berlerin değişme­sine yol açmıştır. O güne kadar hâ­kim olan iktisadi düşünce şeklimiz ve değerlerimizin değişmesine ve iktisatta yeni bir “paradigmanın” hakimiyetine ve­sile olmuştur.

Şoklar öncesi iktisadi paradigma

Dünya Savaşının tüm dün­yada yarattığı yıkım ülkeleri ciddi bir arz açığı ile karşı kar­şıya bırakmış ve savaş sonra­sı iktisadi anlayışımızın şekil­lenmesine bu durum damga­sını vurmuştur. Buna göre bu arz açığını kapamanın yolu her alanda üretimi arttırmak ve bunun için de savaşta yok olan ve/veya tahrip edilmiş olan sa­bit sermaye stokunun arttırıl­ması gerektiği düşünülmüş­tür. Bu dönemde hâkim düşün­ce için ülkelerin ekonomideki öncelikleri sanayileşmek ve bunun için gerekli sermaye bi­rikimini ne pahasına olursa ol­sun gerçekleştirmektir. Sanayi ekonomilerdeki refahın kay­nağı olarak görülürken, ser­maye birikimi de büyümenin en önemli kaynağıdır.

Bu düşüncelerin çizdiği çer­çevede Türkiye gibi gelişmek­te olan ve kalkınma sorunları olan ülkelere de sanayileşme­leri önerilmiştir. Bunun için de hızlı kalkınabilmek için hızlı bir sermaye birikim sü­recine girmeleri önerilmiştir. Bu ülkeler de halihazırda son derecede kıt olan mali kay­naklarının sınırlarını aşarak sermaye birikimi yarışına gir­mişlerdir. Doğal olarak bu an­layış beraberinde devletin de bu süreçte aktif yer alması­nı gerektirmiştir. Bu dönem­de ülkemizde de popüler olan devletçilik ve kamuculuk dü­şüncesini bu bağlamda değer­lendirmekte yarar var.

Elbette arz açığının olduğu bir ortamda hangi maliyetle üretilirse üretilsin her mala yönelik talebin bulunmasın­da sorun olmamıştır. Ancak 1960’ların sonundan itibaren dünyada savaş sonrası ortaya çıkan arz açıkları kapanmış, üretilen malların satışı sorun olmaya başlamıştır. Elbette talep bir kısıt olmaya başla­yınca da üretilen malı maliye­ti ve satılabilecek özelliklere sahip olması önem kazanmış­tır. Bahsi geçen petrol şokları bu süreci hızlandırarak, eski paradigmanın sonunu getir­miştir. Üretimde enerji tasar­rufu sağlayan uygulamalar ile alternatif enerji kaynaklarına yönelimler bu şokların sonu­cunda ortaya çıkmıştır.

İktisatta yeni paradigmanın yükselişi

Yeni paradigma 1980’lerden itibaren tüm dünyada yükse­lişe geçmiştir. Bu paradigma bugün neoliberalizm dediği­miz, devletçiliği ve kamuculu­ğu reddeden, onun yerine eko­nominin yönetiminde piyasayı söz sahibi yapan bir anlayıştır. Bu anlayışın sonucunda bizim gibi ülkelerdeki sermaye sto­ğu ve üretim kapasitesi ulusla­rarası rekabetçilik kriteri uya­rınca değerlendirmeye tabi tu­tulmuş, bu kritere uymayan sermaye stoğu tasfiye edilmiş­tir. Üretici olarak devletin ise sermaye birikiminde bir rol ta­nımlanmamıştır. Sahip olduğu sermaye stoğunun da özelleşti­rilmesi temin edilmiştir.

Bu neoliberalizm 1980’le­rin başında başlayan yükseli­şi 1990’larda küreselleşme ile doruğa erişmiştir. Ekonomik büyümenin kaynakları ince­lenirken eskiden olduğu gibi sermaye birikiminin tek kay­nak olmadı düşüncesi genel kabul görmeye başlamıştır. Teknoloji, yenilik yanında ar­tık günümüzde kurumsal kali­te, iyi eğitim, adil bölüşüm ve demokrasi başarılı ekonomik performansın kaynakları ara­sına girmiştir.

İktisadi araştır­maların tüm bu yeni bulgula­rı neoliberal paradigmanın da giderek zayıflamasına yol aç­mıştır. Zira büyümenin ve iyi bir makroiktisadi performan­sın koşullarını oluşturan bu koşullarının piyasa mekaniz­masının dezavantajlarıyla el­de edilemeyeceği anlaşılmaya başlanmıştır. Bu yüzden de 21. Yüzyılda bu koşulların oluş­turulmasına liderlik yapacak, gerektiğinde doğrudan bu sü­reçlere aktif katılacak yeni bir kamuculuk ve devletçilik yük­selmeye başlamıştır.

Önceki şokların ardından 45 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra Orta Doğu yeni bir kri­ze ve ekonomik şoka kaynak­lık etti. Bu krizin etkilerini tam manasıyla değerlendirebilmek için biraz daha zaman ihtiya­cımız olacak gibi. Ama ilk de­ğerlendirmeler pek umut veri­ci değil. Bu krizin dünya ekono­misinde yol açacağı ekonomik tahribatlar oluşturduğu ortam­dan çıkış yolu aramak için ik­tisattaki bakış açımızın tekrar değiştirilmesine ihtiyaç doğa­caktır. Bu yüzden bugüne kadar iktisatta başlamış olan dönüşü­mün hızlanacağını ve buna bağ­lı olarak geçmişten faklı olarak “yeni kamuculuğun” yükselişe geçeceğini düşünüyorum.

Savaş gibi istenmeyen gay­r-i ahlaki bir olayın en azından böylesine olumlu bir dönüşü­me vesile olması tek tesellimiz olacaktır.


© Dünya