İran ve ABD/İsrail çatışmasının görülmeyen iktisadi etkisi
XX. yüzyıl dünya iktisat tarihinin kritik eşiklerinden birisi 1970’lerde yaşanmış olan petrol şoklarıdır. Bu şokların dünya ekonomisine çok büyük etkileri olmuştur. Öncelikle batılı ekonomilerde maliyet çekişli enflasyon ile işsizliğin bir arada yaşanması bu şokların ortaya çıkardığı makroiktisadi koşullarda yaşanmıştır.
Yine bu şokların bir türevi olarak gelişmekte olan ülkelerin borç sorunu yine bu şokların yol açtığı sorunlardandır. Özellikle Latin Amerika ülkelerinde belirgin hale gelmiş olan bu sorunun çözümü bile 1980’li yıllara sarkmıştır. Dünya bunları yaşarken, o günlerdeki siyasi kadroları eleştirmek için günümüz siyasetçilerinin zaman zaman dile getirdiği ekonomik güçlüklerin de kaynağı büyük ölçüde bu şoklar olmuştur.
Şoklardan ilki 1973-1974 döneminde Orta Doğu’da Araplarla İsrail arasında çıkan savaş ve bunun neticesinde petrol ihracat eden Arap ülkelerinin bir kartel kuruluşu olan OPEC’i kurarak dünya petrol üretimine sınırlamalar getirmesidir.
Bu şoklardan ikincisi ise 1979-1980 döneminde yine Orta Doğu kaynaklı olarak İran İslam Devrimi sonucunda yaşanmıştır. Bu her iki şok da II. Dünya Savaşı sonrası dünyaya hâkim olan ezberlerin değişmesine yol açmıştır. O güne kadar hâkim olan iktisadi düşünce şeklimiz ve değerlerimizin değişmesine ve iktisatta yeni bir “paradigmanın” hakimiyetine vesile olmuştur.
Şoklar öncesi iktisadi paradigma
Dünya Savaşının tüm dünyada yarattığı yıkım ülkeleri ciddi bir arz açığı ile karşı karşıya bırakmış ve savaş sonrası iktisadi anlayışımızın şekillenmesine bu durum damgasını vurmuştur. Buna göre bu arz açığını kapamanın yolu her alanda üretimi arttırmak ve bunun için de savaşta yok olan ve/veya tahrip edilmiş olan sabit sermaye stokunun arttırılması gerektiği düşünülmüştür. Bu dönemde hâkim düşünce için ülkelerin ekonomideki öncelikleri sanayileşmek ve bunun için gerekli sermaye birikimini ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmektir. Sanayi ekonomilerdeki refahın kaynağı olarak görülürken, sermaye birikimi de büyümenin en önemli kaynağıdır.
Bu düşüncelerin çizdiği çerçevede Türkiye gibi gelişmekte olan ve kalkınma sorunları olan ülkelere de sanayileşmeleri önerilmiştir. Bunun için de hızlı kalkınabilmek için hızlı bir sermaye birikim sürecine girmeleri önerilmiştir. Bu ülkeler de halihazırda son derecede kıt olan mali kaynaklarının sınırlarını aşarak sermaye birikimi yarışına girmişlerdir. Doğal olarak bu anlayış beraberinde devletin de bu süreçte aktif yer almasını gerektirmiştir. Bu dönemde ülkemizde de popüler olan devletçilik ve kamuculuk düşüncesini bu bağlamda değerlendirmekte yarar var.
Elbette arz açığının olduğu bir ortamda hangi maliyetle üretilirse üretilsin her mala yönelik talebin bulunmasında sorun olmamıştır. Ancak 1960’ların sonundan itibaren dünyada savaş sonrası ortaya çıkan arz açıkları kapanmış, üretilen malların satışı sorun olmaya başlamıştır. Elbette talep bir kısıt olmaya başlayınca da üretilen malı maliyeti ve satılabilecek özelliklere sahip olması önem kazanmıştır. Bahsi geçen petrol şokları bu süreci hızlandırarak, eski paradigmanın sonunu getirmiştir. Üretimde enerji tasarrufu sağlayan uygulamalar ile alternatif enerji kaynaklarına yönelimler bu şokların sonucunda ortaya çıkmıştır.
İktisatta yeni paradigmanın yükselişi
Yeni paradigma 1980’lerden itibaren tüm dünyada yükselişe geçmiştir. Bu paradigma bugün neoliberalizm dediğimiz, devletçiliği ve kamuculuğu reddeden, onun yerine ekonominin yönetiminde piyasayı söz sahibi yapan bir anlayıştır. Bu anlayışın sonucunda bizim gibi ülkelerdeki sermaye stoğu ve üretim kapasitesi uluslararası rekabetçilik kriteri uyarınca değerlendirmeye tabi tutulmuş, bu kritere uymayan sermaye stoğu tasfiye edilmiştir. Üretici olarak devletin ise sermaye birikiminde bir rol tanımlanmamıştır. Sahip olduğu sermaye stoğunun da özelleştirilmesi temin edilmiştir.
Bu neoliberalizm 1980’lerin başında başlayan yükselişi 1990’larda küreselleşme ile doruğa erişmiştir. Ekonomik büyümenin kaynakları incelenirken eskiden olduğu gibi sermaye birikiminin tek kaynak olmadı düşüncesi genel kabul görmeye başlamıştır. Teknoloji, yenilik yanında artık günümüzde kurumsal kalite, iyi eğitim, adil bölüşüm ve demokrasi başarılı ekonomik performansın kaynakları arasına girmiştir.
İktisadi araştırmaların tüm bu yeni bulguları neoliberal paradigmanın da giderek zayıflamasına yol açmıştır. Zira büyümenin ve iyi bir makroiktisadi performansın koşullarını oluşturan bu koşullarının piyasa mekanizmasının dezavantajlarıyla elde edilemeyeceği anlaşılmaya başlanmıştır. Bu yüzden de 21. Yüzyılda bu koşulların oluşturulmasına liderlik yapacak, gerektiğinde doğrudan bu süreçlere aktif katılacak yeni bir kamuculuk ve devletçilik yükselmeye başlamıştır.
Önceki şokların ardından 45 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra Orta Doğu yeni bir krize ve ekonomik şoka kaynaklık etti. Bu krizin etkilerini tam manasıyla değerlendirebilmek için biraz daha zaman ihtiyacımız olacak gibi. Ama ilk değerlendirmeler pek umut verici değil. Bu krizin dünya ekonomisinde yol açacağı ekonomik tahribatlar oluşturduğu ortamdan çıkış yolu aramak için iktisattaki bakış açımızın tekrar değiştirilmesine ihtiyaç doğacaktır. Bu yüzden bugüne kadar iktisatta başlamış olan dönüşümün hızlanacağını ve buna bağlı olarak geçmişten faklı olarak “yeni kamuculuğun” yükselişe geçeceğini düşünüyorum.
Savaş gibi istenmeyen gayr-i ahlaki bir olayın en azından böylesine olumlu bir dönüşüme vesile olması tek tesellimiz olacaktır.
