Yapay zekâ ve rekabet
Rekabet Hukuku Danışmanı RECEP GÜNDÜZ
Yapay zekâ, dijital platform ekonomisinin yarattığı rekabet sorunlarının bir devamı gibi görünse de aslında daha derin bir meseleye işaret ediyor. Çünkü burada tartışılan şey yalnızca bir platformun pazar payı değil; ekonominin tamamını etkileyebilecek bir teknoloji altyapısı.
Yapay zekâ hayatımıza neredeyse fark edilmeden ama çok hızlı bir şekilde girdi. Birkaç yıl önce sohbet etmek için kullandığımız uygulamalar bugün şirket raporları yazan, yazılım geliştiren, tıbbi analiz yapan ve hatta askeri strateji tartışmalarına dahil olan sistemlere dönüşmüş durumda.
Geçen hafta bu köşede Anthropic ile OpenAI arasındaki gerilim üzerinden ifade ettiğim gibi mesele artık yalnızca teknoloji şirketlerinin ekonomik gücü değil. Yapay zekâ modelleri insanların düşüncelerini yönlendirme kapasitesinden savunma sanayine kadar uzanan çok daha geniş bir etki alanı yaratıyor.
Bu nedenle yapay zekânın ekonomik etkilerinin, önceki dijital teknoloji dalgalarından çok daha güçlü olması şaşırtıcı değil.
Google, Meta veya Amazon gibi yeninin eskisi dijital platformların yükselişi veri ekonomisi üzerinden gerçekleşmişti. Bu şirketler kullanıcı davranışlarını analiz ederek reklam ve platform ekonomisi kurdular.
Yapay zekâ ise bu modelin ötesine geçiyor. Büyük dil modelleri gibi üretken yapay zekâ sistemleri milyarlarca parametreyle eğitilen devasa modeller ve çok büyük hesaplama gücü gerektiriyor. Bu modellerin geliştirilmesi için gereken işlem gücü ve altyapı maliyetleri son derece yüksek. Bu da yalnızca büyük teknoloji şirketlerinin veya devlet destekli projelerin bu alana girebilmesini mümkün kılıyor.
Başka bir ifadeyle yapay zekâ ekonomisi daha en başından yüksek giriş engelleri ile kuruluyor.
Üstelik mesele sadece yazılım değil. Yapay zekâ geliştirmek için gerekli çipler, veri ve bulut altyapısı gibi temel girdiler de belirli şirketlerin kontrolünde bulunabiliyor. Bu tür girdilere erişimin sınırlandırılması rekabet otoritelerinin özellikle dikkatle izlediği bir risk alanı haline gelmiş durumda.
Rekabet hukukunun yeni sorunları
Modern zamanlarda dijital ekonominin en önemli düzenleyicisi artık rekabet otoriteleri ve bu otoriteler açısından yapay zekâ birkaç farklı sorunu aynı anda gündeme getiriyor.
İlk sorun pazar gücünün yoğunlaşması ihtimali. Eğer sınırlı sayıda şirket güçlü “temel modelleri” geliştirebilirse, bu şirketler diğer tüm yapay zekâ uygulamalarının altyapısını kontrol eden bir konuma gelebilir. Bu da teknoloji ekosisteminde yeni bağımlılık ilişkileri yaratabilir.
İkinci sorun, yapay zekânın rekabet ihlallerini kolaylaştırabilmesi. Algoritmaların rakip fiyatlarını sürekli izleyip otomatik fiyat ayarlaması yapması, kişiselleştirilmiş fiyatlandırma veya rakipleri dışlayan stratejiler gibi uygulamalar rekabet hukuku açısından ciddi tartışmalar yaratıyor.
Üçüncü risk ise dijital platformlardan tanıdık bir mesele: Kendi ürününü kayırma. Bir teknoloji şirketinin sahip olduğu yapay zekâ sistemini kendi hizmetlerini öne çıkaracak şekilde tasarlaması, yeni bir “algoritmik kayırma” sorununa dönüşebilir.
Bu yönleriyle yapay zekâ, dijital platform ekonomisinin yarattığı rekabet sorunlarının bir devamı gibi görünse de aslında daha derin bir meseleye işaret ediyor. Çünkü burada tartışılan şey yalnızca bir platformun pazar payı değil; ekonominin tamamını etkileyebilecek bir teknoloji altyapısı.
Aynı hikaye: ABD üretiyor, AB düzenliyor
Bu nedenle hem ABD’de hem Avrupa’da yapay zekâ giderek daha yoğun bir politika ve regülasyon tartışmasının konusu haline geliyor.
Avrupa Birliği bu alanda en kapsamlı düzenlemeyi yapan aktörlerden biri. 2024’te kabul edilen Yapay Zekâ Yasası (AI Act), yapay zekâ sistemlerini risk seviyelerine göre sınıflandırıyor. Toplum üzerinde ciddi etkiler yaratabilecek sistemler “yüksek riskli” olarak tanımlanıyor ve bu sistemler için veri yönetimi, şeffaflık ve güvenlik yükümlülükleri getiriliyor.
ABD’de ise Trump var ve yaklaşım daha farklı. Washington’da tartışma yalnızca rekabet hukukuyla sınırlı değil; aynı zamanda küresel teknoloji yarışının bir parçası olarak görülüyor. Nitekim Trump yönetimi, önceki dönemde kabul edilen bazı yapay zekâ düzenlemelerini kaldırarak Amerikan şirketlerinin inovasyon kapasitesini sınırlayabilecek kuralları azaltmayı tercih etti. Bunun yerine politika odağı, Amerika’nın yapay zekâ alanındaki küresel üstünlüğünü korumak ve bu alandaki teknolojik liderliği sürdürmek olarak şekilleniyor.
Türkiye’de ise yapay zekâ konusunda henüz kapsamlı bir yasal çerçeve bulunmuyor. Ancak ulusal strateji belgeleri ve politika tartışmaları giderek hız kazanıyor. Büyük ihtimalle Türkiye de önümüzdeki dönemde Avrupa’daki düzenleyici yaklaşımı yakından takip eden bir çerçeve oluşturmak zorunda kalacak.
Kazanamayanlar mutlak kaybeden olmamaya odaklanmalı
Bütün bu gelişmeler bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor. Yapay zekâ yalnızca yeni bir teknoloji değil, aynı zamanda yeni bir ekonomik güç.
Ancak bu gücü üretmek için gereken veri, altyapı ve işlem kapasitesi öylesine büyük yatırımlar gerektiriyor ki bu yarışın birkaç ülke ve birkaç teknoloji şirketi etrafında yoğunlaşması neredeyse kaçınılmaz görünüyor.
Bu nedenle Türkiye gibi orta büyüklükte ekonomilerin sorusu “bu yarışı yöneten ülkelerden biri olabilir miyiz?” sorusu değil.
Asıl soru şu olmalı: Bu teknolojinin şekillendirdiği yeni ekonomik düzende mutlak kaybedenlerden biri olmamak için nasıl bir strateji izlemeliyiz?
Avrupa’nın son yirmi yıldaki dijital ekonomi deneyimi önemli bir ders sunuyor. Dijital devlerin yarattığı rekabet sorunlarını yalnızca regülasyonlarla çözmek mümkün olmuyor. Kurallar koymak gerekli ama yeterli değil.
Bu nedenle Türkiye için daha akıllı bir yaklaşım gerekiyor.
Stratejik teknoloji iş birlikleri kurmak, küresel yapay zekâ ekosisteminde belirli alanlarda uzmanlaşmak ve geliştirilen teknolojiyi ekonomik değer üretecek şekilde kullanabilen modeller geliştirmek bu stratejinin önemli parçaları olabilir.
