Artık sıra bizde: Come to İstanbul
Şubat ayında “Bağlantı Ekonomisi: Come to Dubai” yazımda Dubai izlenimlerimi paylaşmış ve yazıyı “Darısı başımıza… Come to İstanbul” diye bitirmiştim. Bir temenniydi.
Bugün ise dünya şirketleri başka bir şey söylüyor.
Bağlantı ekonomisinin en kritik testi, kriz anlarında ortaya çıkıyor. Körfez gerilimi, küresel ticaretin sinir uçlarını sarstı ve bu sarsıntının en hızlı hissedildiği yerlerden biri de Dubai oldu. Güçlü altyapısı, kusursuz işleyen operasyonları ve küresel çekim gücüne rağmen Dubai’nin jeopolitik riskin doğrudan hedefi haline gelmesi, önemli bir gerçeği ortaya koydu: Önemli olan yalnızca iyi çalışan sistemler kurmak değil. O sistemleri her koşulda sürdürebilmek.
Küresel şirketler için yeni denklem netleşiyor: Verimlilik önemli ama yeterli değil. Asıl belirleyici olan, güvenlik, öngörülebilirlik ve operasyonel süreklilik.
Sadece bir şehir değil, bir paradigma da değişiyor.
Artık şehirler hızla değil, dayanıklılıkla rekabet ediyor. Dubai ise uzun yıllar “bağlantı ekonomisi”nin en güçlü örneklerinden biri oldu. Sermaye, insan, veri ve ticaret akışlarını tek bir merkezde buluşturmayı başardı. Son gelişmeler, en güçlü hub’ların bile dış şoklara karşı kırılgan olabileceğini gösterdi ve yeni bir arayış başladı. Küresel şirketler artık tek merkezli yapıdan çok, risk dağıtımı esaslı yeni bir konumlanma stratejisine geçiyor. Operasyonlarını çeşitlendiriyor, alternatif merkezler oluşturuyor ve “daha güvenli ve istikrarlı limanlar” arıyor.
Türkiye yüzyılı yatırım için güçlü merkez programı Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı bu program, yalnızca bir ekonomik paket değil; Türkiye’nin yeni küresel konumlanma iddiasının çerçevesi. Küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde Türkiye’nin “istikrar adası” olduğunu vurgulayan bu yaklaşım ve de açıklanan program oldukça ümit verici. Vergi teşvikleri, transit ticarette sağlanan yüzde 100’e varan avantajlar, Türkiye’yi yalnızca üretim değil, ticaret yönetimi merkezi haline getirmeyi hedefliyor.
Finans Merkezi’nin genişletilen imkanları, küresel sermaye için yeni bir adres olacak. “Tek Durak Büro” yaklaşımı ise yatırım süreçlerini sadeleştirerek operasyonel maliyeti düşürecek.
Uluslararası iş dünyasının merkezi
Sermaye hareket halinde. Şirketler yeniden konumlanıyor. Tedarik zincirleri yeniden yazılıyor. Bu süreçte hızlı hareket edenler avantaj sağlayacak. Ama asıl kazananlar, güven verenler olacak.
Türkiye bir “köprü” olmaktan öte yeni bir merkez olacak ve bu dönüşümün en kritik sahnesi de İstanbul olacak. Yalnızca bir şehir değil; finans, ticaret, lojistik, insan kaynağı ve kültürel bağlantıların kesişim noktası. Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasında doğal bir düğüm noktası.
Yazılım ve dijital ekonominin merkezi
Programda özellikle yazılım, mühendislik ve dijital hizmetler alanında yurt dışına çalışan girişimcilerin kazançlarına yönelik getirilen vergi avantajları, stratejik bir yön işaret ediyor. Yani yeteneği ve üretim kapasitesini de ülkeye çekmeyi planlıyoruz.
Yazılım, fiziksel sınırları olmayan bir üretim alanı. Bir geliştirici İstanbul’da yaşayıp Amerika’ya, Avrupa’ya, Körfez’e hizmet verebiliyor. Bu da Türkiye’ye eşsiz bir avantaj sağlıyor: coğrafyaya bağlı olmadan küresel değer zincirine entegre olabilme kabiliyeti.
Bugüne kadar bu potansiyelin önemli bir kısmı yurt dışına yönelmişti. Şirketler ve bireyler operasyonlarını farklı ülkeler üzerinden kuruyor, kazançlarını orada tutuyordu. Şimdi ise yeni vergi düzenlemeleri ve dijital şirket altyapısı ile bu akışı tersine çevirme imkânı doğuyor.
Türkiye artık sadece üretim ve lojistik merkezi değil; yazılım, veri ve dijital hizmet ihracatının da bölgesel üssü olma eşiğinde.
İş yapma kolaylığı sistematik hale getirilmeli
Bu fırsatın kalıcı avantaja dönüşmesi için de iş yapma kolaylığının sistematik hale getirilmesi yani; süreçlerin sadeleşmesi, regülasyonların öngörülebilirliği, kurumlar arası koordinasyon ve dijitalleşmenin derinleşmesi gerekiyor.
Son söz: “Uluslararası şirketler haydi Come to İstanbul, Come to Türkiye”
