UKRAYNA SAVAŞI SONRASI AVRUPA GÜVENLİK MİMARİSİ VE TÜRKİYE'NİN MERKEZ ÜLKE ROLÜ
24 Şubat 2022 tarihinde Rusya ve Ukrayna arasında başlayan geniş çaplısavaş, yalnızca iki devlet arasında yaşanan bölgesel bir toprak anlaşmazlığı değil; Avrupa kıtasında barışın teminatı sayılan uluslararası hukukun, toprak bütünlüğü prensibinin ve caydırıcılık paradigmasının kökünden sorgulanmasına yol açan yapısal bir depremdir. Aslında bu sarsıntının ayak sesleri, 2014 yılında Kırım’ın ilhakı ve Donbas bölgesinde vekil aktörler üzerinden sürdürülen örtük savaşla verilmişti. Bu çatışmanın dinamikleri; kökeni 2004 Turuncu Devrimi'ne kadar uzanan jeopolitik rekabet, enerji politikaları ve ideolojik yönelimlerle iç içe geçmiş çok katmanlı bir meydan okumadır. 2014’teki Maidan Devrimi sonrasında AB ve NATO ile ilişkilerini derinleştiren Ukrayna, Batı'nın liberal değerlerini ve NATO genişlemesini kendi ulusal güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak gören Vladimir Putin liderliğindeki Rusya tarafından "stratejik sınır devleti" olarak tanımlanmıştı.
Yıllarca güvenliğini askeri caydırıcılık yerine "normatif değerler" ve ekonomik bağlar üzerinden planlayan Avrupa, bu açık işgal stratejisiyle birlikte büyük bir jeopolitik şok yaşamış ve savunma stratejilerini temelden değiştirmek zorunda kalmıştır. Uluslararası camiadan gelen tepkiler de bu savaşın sadece iki ülke arasında kalmadığını; enerji, teknoloji ve bilişim sistemleri üzerinden çok boyutlu yeni bir küresel jeopolitik düzenin inşa edildiğini göstermektedir.
Bugün gelinen noktada, AGİT ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi çok taraflı mekanizmaların kriz anındaki karar alma tıkanıklıkları ve veto krizleri, eski güvenlik mimarisinin çöktüğünü ortaya koymuştur. Bu da; Avrupa'daki bu yapısal kırılmayı ve Türkiye'nin sadece bölgesel bir güç olmaktan çıkıp, Avrupa'dan Ortadoğu'ya uzanan eksende nasıl bir "Stratejik Merkez Ülke" konumuna evrildiğini bizlere göstermektedir.
NATO'nun Yeniden Dirilişi ve Avrupa'nın "Zeitenwende" Sınavı
Soğuk Savaş sonrası asimetrik ve çok boyutlu tehditlere göre yeniden konumlanan NATO'nun 1999 ve 2004 yıllarındaki genişleme dalgaları, kolektif güvenliği artırsa da Moskova tarafından "jeopolitik tehdit" ve kuşatılma hamlesi olarak görülmüş, Rusya'nın çevrelenme endişesini derinleştirmiştir. Nitekim Rusya'nın 2008 Gürcistan, 2014 Kırım ve nihayet 2022 Ukrayna müdahaleleri, İttifak'ın eski Sovyet etki alanına uzanmasına verilen sistematik birer askeri yanıttır.
Ancak Ukrayna kriziyle birlikte Avrupa güvenlik mimarisinde yaşanan en büyük değişim, NATO'nun 1990'lardan kalma "kriz yönetimi" anlayışından sıyrılarak yeniden asıl varlık nedeni olan "caydırıcılık ve kolektif savunma" stratejisine keskin bir dönüş yapmasıdır.
· 2022 Madrid Zirvesi ile NATO'nun Doğu Avrupa'daki ileri konuşlanma stratejisi genişletilmiş, Polonya, Baltık ülkeleri, Romanya ve Slovakya gibi doğu sınırlarındaki askeri yığınaklar artırılarak "hazır kuvvetler" kapasitesi beş katına çıkarılmıştır.
· İsveç ve Finlandiya'nın on yıllardır sürdürdükleri geleneksel tarafsızlık politikalarını terk ederek NATO'ya başvurmaları, hem Rusya'nın saldırganlığına verilen kolektif bir tepki hem de İttifak'ın caydırıcılık kapasitesine duyulan güvenin göstergesi olmuştur. Bu gelişme, NATO'nun genişleme stratejisinin yeni bir evresi olmakla birlikte İttifak'ı sadece bir savunma paktı olmanın ötesine taşıyarak Avrupa güvenlik mimarisini şekillendiren merkezi kurumsal bir yapıya dönüştürmüştür.
· Almanya, yıllardır sürdürdüğü pasif savunma stratejisini yıkarak tarihi bir "Zeitenwende" (zamanın........
