menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Neden Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz!

281 0
07.09.2026

Ömür Çelikdönmez yazdı;

Neden Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz!

İlk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu sözü durup dururken söylemedi. Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat 1925’te başladı ve Cumhuriyet yönetimi tarafından yalnızca silahlı bir ayaklanma değil, şeyh ve tarikat otoritesinin siyasallaşmasının yarattığı bir tehdit olarak değerlendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından bazı tekke ve zaviyeler kapatıldı.

Atatürk’ün hedefi din değil, dini istismar eden işbirlikçilerdi...

Atatürk’ün bu sözünü, samimi dindarları, gerçek din âlimlerini veya irfan ve mânevî terbiye geleneğine bağlı tasavvuf ehli çevreleri hedef alan bir yaklaşım olarak değerlendirmek doğru değildir.

Eleştirisinin odağında, halkın dinî hassasiyetlerini ve cehaletini istismar ederek kitleleri kışkırtan çevreler bulunuyordu. Bu çevreler dini,  siyasi ve ayrılıkçı amaçlarının bir aracı hâline getirmişti.

Açıkça yabancı güçlerin, özellikle de İngiliz siyasetinin çıkarlarına hizmet ediyorlardı. Dolayısıyla Atatürk’ün mücadelesi dine ve inanca karşı değil; din kisvesine bürünmüş işbirlikçiliğe, ayrılıkçılığa ve emperyalizmin içerideki uzantılarına karşıydı.

Nitekim yıllar sonra Erbilli Şeyh Esat’ın sorumlu tutulduğu 23 Aralık 1930’daki Menemen İsyanı (Kubilay Olayı), Mustafa Kemal Paşa’nın bu söyleminde, ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

İngiliz işgalinden rahatsız olmayanların çağdaş müritleri kimler?

Menemen Olayı sonrası kurulan Divan-ı Harp/ Sıkıyönetim Mahkemesi yargılamaları esnasında Mahkeme Başkanı General Mustafa Muğlalı ile Erbilli Şeyh Mehmet Esat arasında geçen sorgu diyalogları halen güncelliğini koruyor.

Mahkeme tutanaklarında yer alan ifadesinde ​Erbilli Şeyh Esat'a, Milli Mücadele döneminde İngiliz işgaline karşı neden tavır almadığı veya onlarla neden savaşmadığı sorulduğunda, cevabı şu olmuştur; ​“Bizim vazifemiz ve işimiz dervişlik ve irşaddır; siyaset, cihad ve harp işleri devletin ve ordunun vazifesidir.”

Yine Menemen hadisesinde yargılandığı sırada Erbil’de bulunduğu dönemde İngilizlerle irtibatı sorulmuş, İngilizlerin tekkelere karışmadığını, yalnız kendi menfaatini (esas) aldıklarını söylemişti.

Şeyh Said isyanında İngiliz parmağı…

Şeyh Sait İsyanı’nın dış bağlantısında başlıca güç İngiltere’ydi. Musul’u Türkiye’ye bırakmak istemeyen İngiltere, bölgedeki Kürtçü örgüt ve çevrelerin yanı sıra bazı dinî ve aşiret temelli yapılarla temas kurarak ayrılıkçı hareketleri destekledi.

İsyanın Türkiye’yi içeride meşgul etmesi, Ankara’nın Musul üzerindeki askerî ve diplomatik gücünü zayıflattı ve İngiltere’nin Musul’u Irak’a bağlama politikasına hizmet etti.

Kastamonu'da tarihe geçen söylem…

Atatürk de bu gelişmelerden kısa süre sonra, 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” dedi. Bu süreç 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılmasıyla sonuçlandı.

30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, Daday dönüşünde Cumhuriyet Halk Fırkası binasında yaptığı konuşmada; “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir. Rüesa-yı tarikat bu dediğim hakikati bütün vuzuhuyle idrak edecek ve kendiliklerinden derhâl tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık vasl-ı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir.” demişti.

Bu söz, yalnızca dinî tarikatlara yönelik bir eleştiri değil, Cumhuriyet’in toplumsal yapısının hangi esaslara dayanması gerektiğine ilişkin bir açıklamaydı. Atatürk aynı konuşmada, yapılan inkılapların amacının Türkiye Cumhuriyeti halkını çağdaş ve medeni bir toplum hâline getirmek olduğunu, toplumun zihnindeki hurafelerin ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir.

Konuşmanın yapıldığı dönem, Şeyh Sait İsyanı'nın ardından tekke ve zaviyelerin siyasi ve toplumsal etkilerinin yoğun biçimde tartışıldığı bir dönemdi. Atatürk, şeyh ve mürit ilişkileri üzerinden kurulan otoritelerin yerine bilim, akıl ve çağdaş kurumların esas alınmasını savunuyordu.

Kastamonu konuşmasından kısa süre sonra tekke ve zaviyeler konusunda hükûmet tarafından düzenlemeler başlatıldı. 30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı Kanun ile tekke ve zaviyeler kapatıldı; şeyhlik, dervişlik ve müritlik gibi bazı unvanların kullanılması yasaklandı.

Bazı cemaatlerin yabancı ülkelerde mal varlıkları ve bağlantıları...

Türkiye kökenli tarikat ve cemaatlerin yurt dışındaki yapılanmaları yalnızca dinî faaliyet veya diaspora örgütlenmesi olarak değerlendirilemez. Neden mi? FETÖ örneğinde olduğu gibi bu yapıların birden fazla ülkenin gizli servisleriyle bağlantısı olabiliyor.

FETÖ başta olmak üzere Süleymancılar, bazı Nurcu gruplar, Nakşibendi........

© Dikgazete.com