menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çin, İran’ı nükleer tehditle barışa zorladı mı? Karşılığında ABD'den Tayvan’ı aldı mı?

43 0
10.04.2026

Ömür Çelikdönmez yazdı;

Çin, İran’ı nükleer tehditle barışa zorladı mı? Karşılığında ABD'den Tayvan’ı aldı mı?

ABD–İran çatışmasının yarattığı yüksek gerilim ortamında, Çin’in yalnızca izleyen değil yön veren bir aktör olarak devreye girdiği; stratejik hesaplamalarını sahaya ve diplomasi masasına eş zamanlı yansıttığı görüldü.

Çin’in İran’ı ateşkes ve diplomasi hattına yönlendirmesi, Pakistan’ın ise süreçte adeta bir sekreterya işlevi üstlenmesi, bölgesel krizin yalnızca sahada değil diplomasi masasında da yeniden şekillendiğini gösterdi.

İslamabad’ın bu süreçte oynadığı rol, savaş sonrası güvenlik mimarisinde de etkin bir aktör olabileceğine işaret ederken; Pekin’in Tahran üzerindeki etkisini kullanarak krizin seyrine müdahil olması, ABD–Çin ilişkilerinde yeni ve daha temkinli bir dönemin kapısının aralandığına dair güçlü bir sinyal verdi.

Çin’in, İran’ın yeni lideri Mücteba Hamaney’e ABD’nin nükleer silah kullanma ihtimalinin yüksek olduğu yönünde bilgi ilettiği; ayrıca İran’dan petrol alımını durdurma tehdidiyle en sert baskı aracını devreye sokarak ateşkese onay vermesini sağladığı belirtiliyor.

İslamabad’da kritik trafik: Çin İran’ı ateşkese yöneltti, ABD sürece dahil oldu…

ABD Başkanı Donald Trump, batılı bir ajansa verdiği demeçte, Çin’in İran’ı ateşkesi kabul etmeye ikna ettiğine inandığını söyledi. Bu değerlendirme, İranlı ve Pakistanlı yetkililerin Pekin’in İslamabad’daki son dakika müzakerelerinde kritik bir rol oynadığı yönündeki açıklamalarıyla da örtüşüyor.

Sürece, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in de dâhil olduğu ve Washington’un Vance’i Macaristan’daki temasları sırasında geçtiğimiz Salı akşamı geç saatlerde müzakere hattına dahil ettiği belirtiliyor. Çin’in ise Washington ile Tahran arasında şekillenen bu temas trafiğinde İran’ın anlaşmayı kabul etmesini kolaylaştıran başlıca aktör olduğu ifade ediliyor.

Pekin yönetiminin, özellikle Pakistan başta olmak üzere Türkiye ve Mısır gibi aracı ülkelerle koordinasyon içinde hareket ederek diplomatik etkisini artırdığı ve bu çok katmanlı temas ağı üzerinden süreci yönlendirdiği değerlendiriliyor.

Dün Çin’le Sovyetler’i sıkıştıran ABD, bugün Çin’i durdurur mu?

Soğuk Savaş döneminde dünya, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında iki kutuplu bir yapıya bölünmüştü. Bu denklemde, Bağlantısızlar Hareketi ise iki blok arasında kalmak istemeyen ülkelerin oluşturduğu bir “ara alan” işlevi gördü. Bu ülkeler ne Washington’a ne de Moskova’ya angaje olmayı tercih ediyordu.

Başlangıçta Çin Halk Cumhuriyeti büyük ölçüde Sovyet kampına yakın bir konumdaydı. Ancak zamanla Pekin ile Moskova arasında derin ideolojik ve jeopolitik ayrışmalar ortaya çıktı. Bu kırılmayı fırsat olarak gören ABD, Çin’i küresel sisteme entegre ederek Sovyetler Birliği’ni dengelemeyi hedefledi.

Bu stratejinin mimarlarından biri olan Henry Kissinger, Mao Zedong ile kurulan diplomatik temaslar sayesinde Çin’i uluslararası sistemde yeni bir konuma taşıdı. Nitekim 1971’de alınan kritik kararla, Birleşmiş Milletler nezdinde Çin’i temsil eden yapı değişti; Çin Cumhuriyeti üyelikten çıkarılırken, yerine Pekin merkezli Çin Halk Cumhuriyeti kabul edildi. Böylece Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinden biri olarak küresel güç mimarisine resmen dahil oldu.

Oysa 1970’e kadar Batı dünyası, Çin’in meşru temsilcisi olarak Çan Kay Şek liderliğindeki Tayvan merkezli Çin Cumhuriyeti’ni tanıyordu. Bunun temel nedeni, II. Dünya Savaşı sırasında Çan Kay Şek önderliğindeki Çin’in, ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği ile birlikte hareket eden “Dört Büyük” arasında yer almasıydı.

1970’lerle birlikte değişen güç dengeleri, Amerika Birleşik Devletleri’ni stratejik bir tercihle karşı karşıya bıraktı: Moskova’yı dengelemek için Çin ile yakınlaşmak. Washington bu tercihini Pekin’den yana kullanırken, Çin de sürecin sunduğu fırsatların farkında olarak hareket etti.

Bu yakınlaşma, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri dönüştürmekle kalmadı; aynı zamanda küresel sistemde Sovyetler Birliği’ne karşı yeni bir denge hattı oluşturdu. Çin yönetimi, bu dönemde hem iç kamuoyuna hem de dünyaya, iki süper gücün birbirine yakın seviyede olduğu ve sistemin göreli bir istikrara kavuştuğu mesajını vermeye çalıştı.

Aradan geçen yarım yüzyılın........

© Dikgazete.com