menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Recep Tayyip Erdoğan ve Türk siyasi hayatında bir dönüşüm: Millet-Devlet buluşması ve sürecin geleceğe taşınması

23 0
15.09.2026

E. Yarbay Halil Mert yazdı;

RECEP TAYYİP ERDOĞAN VE TÜRK SİYASİ HAYATINDA BİR DÖNÜŞÜM:

MİLLET-DEVLET BULUŞMASI VE SÜRECİN GELECEĞE TAŞINMASI…

Devlet ile Milletin yeniden buluşması, vesayetin geriletilmesi ve Millî Devlet arayışı

Giriş: Liderleri putlaştırmadan tarihi okumak…

Tarih, şahısların etrafında değil; milletlerin uzun yürüyüşü içinde anlam kazanır.

Türk siyasi hayatını değerlendirirken en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, liderleri putlaştırmadan fakat onların tarihî rollerini de küçümsemeden değerlendirebilmektir. Liderler peygamber değildir. Onların vahiy ile belirlenmiş bir kusursuzluk makamı yoktur. Büyük liderlerin de doğruları vardır, yanlışları vardır; büyük başarıları vardır, ciddi hataları vardır. Onları tarihî şahsiyet hâline getiren şey kusursuz olmaları değil, kendi dönemlerinin şartları içerisinde milletlerinin kaderini etkileyen büyük kararlar almış, büyük fedakârlıklarla milletimize hizmet etmiş olmalarıdır.

Mustafa Kemal Atatürk de böyledir. II. Abdülhamid de böyledir. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Mete Han, Cengiz Han ve Emir Timur da böyledir.

Bugün bu isimleri yalnızca hataları üzerinden değerlendirmediğimiz gibi, yalnızca başarıları üzerinden de değerlendiremeyiz. Yaşadıkları dönemin şartları içerisinde anlamak ve milletimize bıraktıkları mirası bütün boyutlarıyla ortaya koymaktır.

Recep Tayyip Erdoğan da artık Türkiye'nin yakın siyasi tarihinin sıradan bir aktörü olmaktan çıkmış, Türk siyasi hayatının yönünü değiştiren liderlerinden biri hâline gelmiştir.

Erdoğan'ın tarihî rolü, yalnızca Adalet ve Kalkınma Partisi'nin uzun yıllar iktidarda kalmasıyla açıklanamaz. Onun asıl önemi, Türkiye'de uzun yıllar birbirinden uzaklaştırılmış olan devlet ile millet arasındaki psikolojik, siyasi ve kültürel mesafenin yeniden kapanmasına öncülük etmesinde aranmalıdır.

Bu nedenle Erdoğan'ı değerlendirirken mesele, “Erdoğan'ı seviyor musunuz, sevmiyor musunuz?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur: Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'ye ne bıraktı?

Daha da önemlisi: Türk Devleti’nin ve Türk Milleti’nin geleceğine hangi tarihî dönüşümleri taşıdı?

Özetle; Tarihsel süreçte hiçbir lider peygamber değildir; hatadan, kusurdan veya eksiklikten münezzeh sayılamaz. Onlar tarihi şekillendiren, doğruları ve yanlışlarıyla iz bırakan liderlerdir. Bizler, onları kusursuzluklarıyla değil, Büyük Türk Milleti’ne yaptıkları eşsiz katkılarla anmaya devam edeceğiz. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk siyasi hayatındaki en büyük ve kalıcı etkisi; uzun yıllar boyunca kendi değerleriyle kavgalı hale getirilmiş olan devlet ile milleti yeniden buluşturması, "Millet-Devlet Birliği’ni" sağlamış olmasıdır.

1. Devlet ile Milletin yeniden buluşması…

Türkiye'nin yakın tarihinde en önemli sorunlardan biri, devlet ile millet arasında zaman zaman ortaya çıkan zihniyet farklılığı olmuştur. Devletin kendisini milletin üzerinde ve milletin dışında gören anlayışları, Türkiye'nin siyasi hayatında uzun süre etkili olmuştur. Milletin değerleri, inançları, kültürü ve tarihî hafızası zaman zaman devletin modernleşme projesinin karşısında görülmüştür.

Oysa devlet, milletin düşmanı değildir. Devlet, milletin teşkilatlanmış hâlidir. Milletin tarihî ve kültürel değerleriyle kavga eden bir devlet, kendi toplumsal temelini zayıflatır.

Elbette devlet toplumu geliştirebilir, dönüştürebilir ve tekâmül ettirebilir. Ancak bunu milletin varlık ve kimlik alanlarını yok sayarak değil, milletle birlikte yapmalıdır.

AK Parti'nin 2002'den itibaren başlayan siyasi iktidarı bu açıdan Türkiye'de önemli bir kırılmaya yol açmıştır. Dindarların, muhafazakârların, Anadolu insanının ve devletle uzun süre mesafeli yaşamış toplum kesimlerinin devletle ilişkisi değişmiştir.

Devlet artık yalnızca kendisini “çağdaş” olarak tanımlayan belirli kesimlerin devleti olmaktan çıkarak daha geniş toplumsal kesimlerin de kendisini ait hissettiği bir yapıya dönüşmeye başlamıştır.

Bu dönüşümün en önemli sonucu, milletin devlete yeniden güven duymaya başlamasıdır. Bu, Erdoğan döneminin en büyük siyasi kazanımlarından biri olarak görülmelidir.

2. 28 Şubat zihniyetinin gerilemesi…

28 Şubat yalnızca bir askerî müdahale veya siyasi kriz değildir. 28 Şubat, Türkiye'de devletin toplumsal mühendislik yoluyla biçimlendirilmesi anlayışının sembolüdür.

Dindar insanların kamusal hayattaki varlığına şüpheyle bakılması, başörtüsü üzerinden insanların eğitim ve çalışma hayatından dışlanması, imam hatip okullarının hedef hâline gelmesi ve toplumun belirli kesimlerinin “makbul vatandaş” kategorisinin dışında görülmesi, Türkiye'de ciddi bir toplumsal travma oluşturmuştur.

AK Parti iktidarının en önemli siyasi sonuçlarından biri, bu zihniyetin siyasal ve bürokratik ağırlığının büyük ölçüde kırılmasıdır. Burada önemli olan yalnızca muhafazakâr kesimlerin rahatlaması değildir. Daha önemli olan, Türkiye'nin devlet anlayışında bir zihniyet değişikliğinin meydana gelmesidir:

Devletin sahibi milletin bir bölümü değildir. Devlet bütün milletindir. Bu anlayışın yerleşmesi, Türkiye'nin demokratikleşme tarihinde önemli bir aşamadır. Nitekim yıllar sonra Kemal Kılıçdaroğlu'nun “helalleşme” çağrısı da Türkiye'nin geçmişte birbirine karşı konumlandırılmış toplumsal kesimleri arasında yeni bir ilişki arayışının göstergelerinden biri olarak okunabilir. Bu, yalnızca bir siyasi söylem değildir. Aynı zamanda Türkiye'nin geçmişindeki yaraların artık siyasi hayatın bütün aktörleri tarafından görülmeye başlandığının işaretidir.

3. Radikal laiklik ile radikal dincilik arasında yeni denge…

Türkiye'nin bir başka önemli problemi de laiklik ile din arasındaki ilişkinin uzun süre sağlıklı bir zemine oturtulamamış olmasıdır. Bir tarafta dini kamusal hayattan mümkün olduğunca dışlamak isteyen radikal laiklik anlayışları bulunurken, diğer tarafta dini siyasetin ve devlet yönetiminin bütün alanlarını belirlemesi gerektiğini savunan radikal yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

Oysa Türkiye'nin ihtiyacı bu iki uçtan herhangi biri değildir. Türkiye'nin ihtiyacı özgürlükçü, demokratik, aynı zamanda toplumun dinî-kültürel gerçekliğiyle barışık bir devlet düzenidir.

AK Parti'nin iktidar yıllarında ortaya çıkan önemli sonuçlardan biri, bu iki radikalizmin de siyasi alanını daraltmasıdır. Muhafazakâr kesimler iktidara geldiklerinde Türkiye'nin toplum düzeninin değişmediğini gördüler. Radikal laik kesimler ise muhafazakârların devlet yönetiminde bulunmasının otomatik olarak laikliğin ortadan kalkması anlamına gelmediğini gördüler. Bu süreç, Türkiye'de iki tarafın da birbirinden korkarak ürettiği bazı siyasi mitlerin etkisini azaltmıştır.

“İmam hatipler artarsa Türkiye elden gider.” “Dindarlar iktidara gelirse başı açık insanlar otobüslere alınmaz.” “Türkiye şeriata gider.” Bunların önemli bir bölümü, siyasi korkuların ürettiği propaganda araçlarıydı. AK Parti iktidarının yaklaşık çeyrek asırlık pratiği, bu korkuların önemli bir kısmının gerçeklikle örtüşmediğini göstermiştir.

Bu noktada ortaya çıkan gerçek şudur: Dindar olmak ile radikal olmak aynı şey değildir. Aynı şekilde laik olmak ile din düşmanı olmak da aynı şey değildir. Türkiye'nin artık bu ayrımı yapabilecek bir siyasi olgunluğa ulaşması gerekmektedir.

4. 15 Temmuz ve dinin istismarına karşı toplumsal bağışıklık…

15 Temmuz 2016, Türkiye'nin yakın tarihindeki en önemli kırılmalardan biridir. FETÖ yapılanmasının devlet kurumları içerisindeki örgütlenmesi ve 15 Temmuz darbe girişimi, dini söylemin ve toplumun kutsal değerlerinin nasıl istismar edilebileceğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Buradaki tarihî sonuç yalnızca örgütün devlet içerisindeki yapılanmasının tasfiye edilmesi değildir. Asıl önemli sonuç, toplumun önemli bir bölümünün dini görünüşün, dini söylemin ve cemaat aidiyetinin tek başına güvenilirlik ölçüsü olmadığını acı biçimde öğrenmiş olmasıdır.

Bu Türkiye açısından büyük bir toplumsal tecrübedir. Allah, Kur'an, Peygamber sevgisi ve dinî hizmet söylemleri üzerinden toplumda güven kazanan yapıların sorgulanabilir olması, devlet açısından da yeni bir güvenlik paradigmasının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Artık devlet açısından temel meselelerden biri şudur: Dini özgürlük ile dini istismarın birbirinden ayrılması.

Din özgürlüğü korunmalıdır. Ancak dinî değerleri kullanarak devlet içinde paralel yapılanma oluşturan, ekonomik ve siyasi güç devşiren hiçbir yapı demokratik devlet düzeninin üzerinde olamaz. Bu noktada 15 Temmuz'un Türkiye'ye bıraktığı en önemli derslerden biri budur.

5. Eğitim: Bir elinde bilgisayar, bir elinde Kur'an…

Türkiye'nin eğitim tartışmaları da bu dönüşümün önemli alanlarından biridir. İmam hatip liseleri üzerinden yürütülen tartışmalar çoğu zaman Türkiye'nin gerçek toplumsal talebini gözden kaçırmaktadır. Türkiye'de önemli bir kesim, çocuklarının hem modern bilimleri hem de dini bilgileri öğrenmesini istemektedir. Bu talep küçümsenmemelidir.

“Bir elinde bilgisayar, diğer elinde Kur'an” şeklinde ifade edilen yaklaşımın temelinde aslında basit bir düşünce bulunmaktadır: Modern bilim ile din birbirinin düşmanı olmak zorunda değildir. Bilgisayar kullanabilen, yapay zekâ geliştirebilen, mühendislik okuyabilen, uzay teknolojileri üretebilen ve aynı zamanda Kur'an'ı bilen bir nesil yetiştirmek mümkündür.

Hatta Türkiye'nin ihtiyacı tam da budur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, eğitim sisteminin herhangi bir siyasi veya ideolojik grubun özel alanına bırakılmamasıdır. Devlet, eğitimde kaliteyi, bilimsel yeterliliği ve fırsat eşitliğini garanti etmelidir. Dinî eğitim isteyen vatandaşın talebi de demokratik devlet tarafından karşılanmalıdır. Bu nedenle mesele imam hatiplerin olup olmaması değil, Türkiye'nin nasıl nitelikli insan yetiştireceğidir.

Eğitimde milli vizyon ve FETÖ ile mücadele...

Milletimizin en büyük arzularından biri, evlatlarının dünyevi eğitim ile dini eğitimi bir arada alabilmesidir. "Bir elinde bilgisayar, diğer elinde Kur'an" ideali, Türkiye'nin son 40 yıllık hayalidir. Bu bağlamda Proje İmam Hatip Liseleri, sadece bu talebi karşılamakla kalmamış; aynı zamanda FETÖ gibi kötü maksatlı yapıların özel okullar üzerinden yürüttüğü projelerin de önüne geçmiştir.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un şu tespiti bu noktada son derece kıymetlidir: "FETÖ ile mücadelede Recep Tayyip Erdoğan olmasa biz muvaffak olamazdık." Dini değerleri istismar eden bu tür yapılarla, ancak Erdoğan gibi hem liderlik vasfı yüksek hem de toplumun dindar olarak tanıdığı ve güvendiği bir ismin iktidarında mücadele edilebilirdi. Aksi takdirde, milletin bu........

© Dikgazete.com