menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dini kullanmak: İslam Dünyası’nın taassup, mezhepçilik ve siyasi istismarla imtihanı…

8 0
sunday

E. Yarbay Halil Mert yazdı;

İSLÂM DÜNYASI’NIN TAASSUP, MEZHEPÇİLİK VE SİYASİ İSTİSMARLA İMTİHANI…

DİNİN İSTİSMARI, TAASSUP KISKACI VE BİRLİK ZARÛRETİ:

COĞRAFYAMIZ PRANGALARINDAN NASIL KURTULUR?

Dini yaşamak başka, dini kullanmak başkadır…

Batı dünyasının yaklaşık 500 yıl önce Orta Çağ Engizisyonu ile geride bıraktığı din istismarını, taassubu ve kitleleri ilahi değerlerle zehirleme hastalığını maalesef bugün kendi coğrafyamızda canlı canlı yaşıyoruz.

Yüce dinimiz İslâm’ın; adaleti, aklı, kul hakkını ve merhameti öne çıkaran evrensel ilkeleri; küçük politik hesapların, kirli menfaat odaklarının ve dar grup taassuplarının mezesi haline getirilmiş durumdadır.

İslam dünyasının bugün karşı karşıya bulunduğu en tehlikeli meselelerden biri, dinin siyasetin, ideolojik kamplaşmanın ve farklı menfaat gruplarının mücadele aracı hâline getirilmesidir.

Dini yaşamak DİNDARLIK başka şeydir, dini kullanmak DİNCİLİK başka...

Dini yaşamak; ahlaktır, adalettir, merhamettir, doğruluktur, kul hakkından sakınmaktır. İftiradan kaçınmak, kardeşliği korumak, ilim öğrenmek, düşünmek ve hakkı kendi aleyhine dahi olsa savunabilmektir.

Dini kullanmak ise insanların mukaddesatını kendi siyasi cephesinin tahkimatı hâline getirmektir.

Kendinden olanı peşinen “Müslüman”, kendinden olmayanı şüpheli görmek; siyasi rakibinin ibadetini dahi sorgulamak, mezhebi jeopolitik düşmanlığın gerekçesi yapmak; tarihi şahsiyetlere duyulan öfkeyi onların ailelerine kadar taşımak; doğruluğunu araştırmadan iftirayı yaymak ve bütün bunları “Din Adına” yaptığını düşünmek dindarlık değildir.

Bu, taassuptur. Ve taassup yalnızca dinimize zarar vermiyor. Devletimize, milletimize, İslam Dünyası’nın birliğine ve geleceğimize de zarar veriyor.

Avrupa'nın asırlar önce yaşadığı hastalığa mı tutuluyoruz?..

Avrupa tarihinin önemli bir bölümünde dinî kurumların siyasi güçle iç içe geçmesi, insanların inançlarının siyasi ve ekonomik amaçlarla kullanılması, mezhep savaşları ve karşılıklı tekfir anlayışı büyük felaketlere yol açtı.

Avrupa, bunun bedelini kanla ödedi.

Biz ise 21. yüzyılda hâlâ birbirimizin mezhebini, siyasi tercihini, ibadetini, hatta imanını tartışıyoruz.

Daha vahimi, bütün bunları yaparken İslam dünyasının içinde bulunduğu stratejik tabloyu gözden kaçırıyoruz. İlim nerede? Tefekkür nerede? İstişare nerede? Stratejik akıl nerede? Kur'an'ın defalarca insanı düşünmeye, akletmeye ve ibret almaya çağıran hitabından bize ne kaldı?

Birinci Dünya Savaşı'nın en ağır mirası: Parçalanmış coğrafya...

Yaşadığımız coğrafyanın bugünkü jeopolitik yapısını anlayabilmek için Birinci Dünya Savaşı'nın sonuçlarına bakmak zorundayız.

Osmanlı Devleti'nin tasfiyesiyle Ortadoğu'nun siyasi haritası yeniden şekillendi. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere dönemin büyük güçleri, kendi stratejik çıkarları doğrultusunda bölgede yeni manda yönetimleri, sınırlar ve siyasi yapılar oluşturdu.

Aradan bir asır geçti.

Fakat bugün hâlâ aynı coğrafyada Türk'ü Arap'a, Arap'ı Fars'a, Sünni'yi Şii'ye, bir Müslüman toplumu diğerine düşman etmek son derece kolay.

İran-Suudi Arabistan rekabeti... Yemen... Irak... Suriye... Lübnan... Filistin...

Mezhep, etnik kimlik ve siyasi aidiyet üzerinden büyüyen her çatışma, İslam coğrafyasının ortak gücünden bir parça daha koparıyor.

Elbette İran'ın, Suudi Arabistan'ın, Türkiye'nin veya herhangi bir başka devletin politikaları eleştirilebilir. Suriye'de yaşanan zulümler de eleştirilmelidir. Yemen'de yapılan yanlışlar da. Irak'taki uygulamalar da.

Hiçbir devlete, hiçbir yönetime dokunulmazlık tanınamaz.

Fakat eleştiri başka, nesiller boyunca devam edecek mezhep düşmanlığı üretmek başkadır.

Bir devletin yanlış politikasına karşı çıkmak başka; milyonlarca insanı mezhebi sebebiyle düşmanlaştırmak başkadır.

Biz kendi coğrafyamızın sorunlarını çözmek yerine birbirimizi tüketirsek bundan kazançlı çıkan, bu coğrafyanın insanları olmayacaktır.

Şii-Sünni kavgasından kim kazanıyor?..

Soruyu açıkça soralım: Bir Sünni, Şii'den nefret ettiğinde kim güçleniyor? Bir Şii, Sünni'yi düşman gördüğünde kim güçleniyor?

Türk ile Arap, Arap ile Fars birbirine düşman olduğunda hangi büyük stratejik merkezlerin işi kolaylaşıyor?

Irak'ın işgalinde öldürülenler arasında mezhep ayrımı yapıldı mı? Gazze bombalanırken çocukların mezhebi mi soruluyor? Lübnan vurulduğunda bombalar insanların mezhep kimliğine göre mi düşüyor?

Emperyal strateji açısından karşınızdaki toplumun kendi içerisinde ne kadar parçalı olduğu önemlidir. Çünkü parçalanmış toplum yönetilebilir, birbirine güvenmeyen devletler yönlendirilebilir, birbirinden nefret eden halklar ortak güç oluşturamaz.

Bunun için İslam dünyasının önce kendi zihnindeki sınırları aşması gerekiyor.

Küresel satranç ve mezhepçilik tuzağı…

1. Dünya Savaşı’nın ardından cetvelle çizilen sınırlar ve parçalanan coğrafyamız, bugün yeni bir fitne ile yüz yüzedir: Mezhepçilik.

İngiliz ve Amerikan emperyalizminin, küresel aktörlerin ve bölgedeki hedefleri net olan İsrail’in köşesinde keyifle izlediği bu trajedide; Müslümanlar birbirinin kanına, geçmişine ve acılarına odaklanmış durumdadır.

Irak’ta, Suriye’de, Gazze’de, Lübnan’da bomba yağdıran güç, kurbanın mezhebine veya fikrine bakmamaktadır.

Bölge insanı ise emperyalistlerin katliamlarını göz ardı edip, kendi içindeki tarihsel husumetleri büyütme derdine düşürülmüştür.

"Müslümanlar ancak kardeştir…" ilahi emrini kulak arkası edip coğrafyayı mezhep ve nefret üzerinden okumak, küresel emperyalizmin bu topraklardaki uzantısı olmaktan başka bir anlama gelmez.

Atatürk'e karşı olabilirsiniz; ama iftira atamazsınız…

Bu taassubun Türkiye'deki en çirkin tezahürlerinden biri de tarihî ve siyasi şahsiyetler üzerinden yürütülen ahlak........

© Dikgazete.com