menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dış politikadan tarihî siyasete Türkiye

12 0
16.01.2025

Arapça “âhir” kelimesinden gelen “tarih” kelimesinde “evvelden âhire seyir” esprisi yatar. İnsanlık, tarihin sonu denen âhir-i zamanın âhirine girdi. Tarihin sonunun iki karakteristiği var: hızlanma ve tekerrür. Hızlanma, asırlara yayılan hadiselerin kısa bir süreye sıkışması, tekerrür ise bu hızlanma ve devrana (çevrim) bağlı olarak çağların tekerrür etmesi demektir. Bu itibarla sona yaklaşmak, başa yaklaşmak demektir. O yüzden baş bilinmeden son bilinmez. Kadim tarihe nisbetle modern tarih, Batı medeniyetinin küresel tahakkümüyle temayüz eder. Bu küresel tahakküm ilişkisinin sonucunda dünya politikası giderek tabiî mecrasından sun‘î bir çerçeveye kaydı, sıkıştı.

Bu tabiî-sun‘î (yapay) tezadının karakteristiği, ekonomik-politik, jeostrateji-jeopolitik, mikro milliyetçilik-makro milliyetçilik gibi çelişkilerdir. Bu çelişkilerin tipik misali, günümüzdeki birbirine zıt küreselleşme-yerelleşme süreçlerini, çelişkisini ifade eden, global (küresel) ile lokal (yerel) kelimelerinin terkibinden oluşan “glokalizasyon” kavramıdır. Dolayısıyla tarihin sonuna doğru dünya politikasının sun‘î çerçevesini aşarak tabiî mecrasına kaydığı tesbiti, modern çağın mantığını çözene yuvarlak gelmez. Bugün yaşanan küresel sancı, modern dünyanın iki milatla gelen iki politik illeti aşma sancısıdır:

1- Westphalia (1648): jeostrateji-jeopolitik çelişkisi

2- Sykes-Picot (1916): mikro milliyetçilik-makro milliyetçilik çelişkisi

Modern uluslararası politikanın karakteristiği, 1648 Westphalia Muahedesi ile gelen teritoryalite (territoriality, ülkesellik) ilkesidir. 24 Ekim ve 15 Mayıs 1648'de Mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu, diğer Alman prensleri, İspanya, Fransa, İsveç ve Hollanda Cumhuriyeti temsilcileri arasında imzalanan Westphalia Muahedesi, getirdiği bölgesellik ilkesi ile uluslararası politikada tabiî jeostratejik sınırlardan sun‘î jeopolitik sınırlara geçiş sürecini başlattı. Bunun sonucu, emperyal devletlerden ulusal devletlere geçişti. 1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Mutabakatı, zâhiren, Batı dünyasında gelişen bu teritoryalite ve nasyonalitenin (ulusallık) Osmanlı ve İslâm dünyasına dayatılması idi.

Dayatma” kelimesi, bu süreçteki iki ana çelişkiye, illete işaret ediyordu:

1- Batı dünyasında tabiî-organik olarak gelişen şeyin İslâm dünyasına sun‘î-mekanik olarak aktarılması

2- Buna ilaveten mikro milliyetçilik ile makro milliyetçilik arasında derin bir çatışmanın tohumlarının atılması

Sykes-Picot Mutabakatı ile Ortadoğu’da hilafet ile birlikte yatay (teritoryal-yayılmacı olmayan) makro milliyetçilik olarak İslâm birliği parçalanırken dikey (teritoryal-yayılmacı) makro milliyetçilikler (Büyük İsrail, Büyük İran) olarak siyonizm ile şovenizmin tohumları atıldı. İsrail’in 1948, İran’ın (İran Devrimi) 1979 yılında kuruluşuna bakanlar, bu tesbitlerimizin komplo teorisi olduğu zannına kapılmamalıdır. Ahmed Hamdi Paşa (2010: 30-6), İngiliz ajan John’dan aktarır:

İngilizler, soğukkanlı bir millettir. Kendilerinden başkasını beğenmezler. Her işlerini, daha önceden uzun uzadıya planlanmış bir program çerçevesinde yaparlar, başarılı olurlar ya da olamazlar, bu konuda bir şey söyleyemem. Ama şundan emin ol ki, yüz yıl sonra yapılması planlanan bir işin hazırlıkları bugünden tamamlanmıştır.”

Ve bu çatışma, sadece bölgeyi değil, yeryüzünü cehenneme çevirdi. Fransa’nın Londra Büyükelçisi Daniel Bernard, ta 2001’de İsrail yüzünden dünyayı bekleyen III. Dünya Savaşı tehlikesine dikkat çekiyordu: “Dünyada mevcut bütün belalar, bu sefil küçük ülke İsrail yüzünden. Niçin bu halk yüzünden dünya III. Dünya Savaşı tehlikesinde olsun?” (“All the current troubles in the world are because of that shitty little country Israel. Why should the world be in danger of World War III because of those people?”).

O halde mevcut küresel çatışmanın özünde yatan, mikro milliyetçilikler ile makro milliyetçilikler arasındaki çatışmayla karakterize çağımızda doğrudan ulusal devletlerden emperyal devletlere geçiş sancısı değil, Osmanlı bakiyesi, İslâm dünyasının fiilî lideri olarak Türkiye’nin saldırgan yayılmacı makro milliyetçi devletlere (İsrail ve İran) karşı jeostratejik savunma ve barış mücadelesidir.

Batı dünyasının ana meselesi, Osmanlılar tarafından 1453 yılında İstanbul’un fethiyle başlayan Şark Meselesi idi. Batı medeniyetinin XIX. asırda küresel mütehakkim bir güç olarak yükselmesi ise Osmanlı dâhil Doğu dünyası için Garb Meselesi haline geldi. Mehmet Akif'in, “Alınız ilmini Garb'ın, alınız sanatını” dediği gibi, Doğulu aydınlar için Millî Mesele, bu iki ana rakip medeniyetin nasıl telif edileceği meselesi idi. Haşim Nahit Erbil’in (1880-1962), Üç Muamma: Garb Meselesi, Şark Meselesi, Türk Meselesi (İstanbul: Kader Matbaası, 1337/1921) isimli risalesinin belirttiği gibi, bu “üç ana mesele”nin irtibatı ve hal tarzı, Doğulu aydınların ana gündemi oldu.

Batı dünyasında İstanbul’un fethiyle başlayan Şark Meselesi’ne XIX. asırda Yahudi Meselesi eklendi. Batı için Şark Meselesi, dışarıdan tehdit, Yahudi Meselesi, içeriden tehdit idi. Siyonizm, İngiltere tarafından Şark Meselesi ile Yahudi Meselesi’ni birlikte çözme ideolojisi olarak doğdu. İki meselenin birlikte çözümü, bir devletin (Osmanlı) ölümü, bir devletin doğumu (İsrail) ile olacaktı. Modern siyonistik dünya, 1916 Sykes-Picot Mutabakatı ile “Osmanlı’nın ölümü, İsrail’in doğumu” ile kurulmuştur.

1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Mutabakatı, Ortadoğu toprakları başta olmak üzere Osmanlı Devleti'nin büyük bir kısmının paylaşıldığı, Ortadoğu’nun kum üzerinde çizilen sınırlar ile ulus-devletlerine ayrıldığı gizli antlaşma idi. Sykes-Picot, tabiî ile sun‘î’yi tersyüz etmeye, tabiî’yi sun‘î, sun‘îyi tabiî kılmaya yönelik bir tarihî mühendislik teşebbüsü idi. Tabiî bölge Yakındoğu, sun‘î devlet İsrail idi. “Osmanlı’nın ölümü, İsrail’in doğumu” ile sonuçlanan bu siyonistik tarihî mühendisliğin en somut iki tezahürü vardı:

1. Yakındoğu’dan Ortadoğu’ya

XV. asırda Avrupa’nın Avrupa dışı dünyayı keşf etmesiyle başlayan Keşifler Çağında Çin, Japonya ve Malezya, “Uzakdoğu” olarak adlandırılmıştı. Söz konusu çağda bilhassa Portekizlilerin Doğu’ya gidecek bir yol bulma çabaları sırasında münasebet kurulan “Uzakdoğu” (the Far East) ile Avrupa'dan uzak olan Akdeniz sahilleri arasında kalan bölge için “Yakındoğu” (the Near East) tabiri kullanılmıştı. Böylece Batı'da konuşma dilinde “Yakındoğu” tabiri, “Uzakdoğu” ile Avrupa arasındaki bölgeyi ve genel olarak 1453'ten sonra Osmanlı Devleti tarafından yönetilen yerleri ifade etmek için kullanılıyordu (Aybar 2008: 258).

İngilizcede Yakındoğu tabiri, 1918'de Osmanlı’nın yıkılışıyla büyük ölçüde tedavülden kalkarken Ortadoğu, İslâm dünyasının Osmanlı bakiyesi ulusal devletleri için kullanılır oldu. Buna göre denebilir ki; erken modern Batı dünyası için Doğu, Çin ile Osmanlı’dan ibaretti: Uzakdoğu Çin, Yakındoğu Osmanlı. Çağımızda Çin’in ismi ve nüfuzu devam ederken Osmanlı’nın ismi Türkiye oldu, yerini Rusya aldı. O halde Çin ile Osmanlı varisi Türkiye’nin, küresel güç dengesinin tedricen Batı’dan Doğu’ya kaydığı günümüz dünya politikasına ağırlığını koymaya başlayan küresel aktörler olarak gösterilmeleri, tarihin tekerrüründen ibarettir.

2. Büyük Suriye’den Küçük Suriye’ye

Osmanlı’nın hinterlandı olarak Bilâd-ı Şam (Büyük Suriye, Greater Syria), Suriye, Filistin, Ürdün ve Lübnan’ı kapsayan geniş bir bölgeyi ifade ediyordu. Sykes-Picot Mutabakatı, öncesi ve sonrasıyla İslâbm dünyasının mukadder seyrinde bir dönüm noktasıydı. Sykes-Picot ile Yakındoğu’nun yerini Ortadoğu, Osmanlı’nın yerini Türkiye, Büyük Suriye’nin yerini Küçük Suriye aldı.

Hedef: Küçülen Osmanlı (İslâm), büyüyen İsrail ve İran idi. Elbette siyonist gücün (İngiltere) Büyük İsrail ve Büyük İran projesi, İsrail ve İran aşkına değil, “böl ve yönet” taktiğince Osmanlı’nın (İslâm dünyası) küçülmesiyle siyonistin küresel hâkimiyet kazanması içindi. İşte Osmanlı bakiyesi, İslâm dünyasının fiilî lideri olarak Türkiye’nin mücadelesi, tarihin tabiî mecrasına aykırı bu küçülen-büyüyen ilişkisini tersine çevirmektir.

Görüldüğü gibi her iki gelişme de (Yakındoğu’dan Ortadoğu’ya Büyük Suriye’den Küçük Suriye’ye), Şark Meselesi ile Yahudi Meselesi’nin faslı olarak “Osmanlı’nın ölümü, İsrail’in........

© Dikgazete.com