Akidenin kehribarı
Akide şekerinin sesi vardır.
Daha ağza alınmadan önce, cam bir kavanozun içinde birbirine değdiğinde çıkan o küçük çarpışma sesi, sanki zamandan kopmuş bir şeyin hâlâ burada olduğunu haber verir. Akide, kendini saklamaz; parlar. Ama bu parlaklık gösteriş değildir. İçinde bir şeyin uzun süre beklediğini anlatan bir ışık taşır.
Bazı tatlar acele etmez. Akide, hemen çözülmez. Ağızda dolaşır, yerini arar, bekler. İnsan da bazı idrakleri böyle taşır. Hemen anlamaz. Hemen çözemez. Önce dilinin ucunda tutar, sonra kalbinin kenarına bırakır. Ve bir gün, farkında bile olmadan çözülür.
Kehribar, sadece bir renk değildir. Bir zamandır.
Yanmış gibi görünür ama aslında korunmuştur. Ağacın içinden çıkan reçinenin, güneşi içinde saklayarak katılaşmış hâlidir. Ne tamamen sıcak ne tamamen soğuktur. Arada durur. Bir eşiğin rengidir.
Bu yüzden kehribar rengi, insana hep bir şey hatırlatır ama tam olarak ne olduğunu söylemez. Tanıdık gelir. Çünkü insanın içinde de böyle renkler vardır. Tam adı konulamayan ama hissedildiğinde tanınan hâller gibi.
Belki de bu yüzden akide şekerine bakarken sadece bir şeker görmeyiz. Bir süre görürüz. Beklemiş bir süreyi. Sabretmiş bir hâli.
Akide kırılmaz, çözülür.
Bu, onun doğasıdır. Sertliği bir direnç değil, bir hazırlıktır. Kendini hemen vermeyen her şey gibi, akide de zamana ihtiyaç duyar.
İnsan da böyledir. Bazı duygular hemen anlaşılmaz. Bazı hakikatler hemen yerini bulmaz. Ama insan taşır. Cebinde, kalbinde, bazen sadece bir renk olarak taşır. Ve bir gün, hiçbir şey olmamış gibi, her şey yerini bulur.
Belki de her insanın içinde, henüz çözülmemiş bir kehribar vardır.
Dün yine bir tane aldım.
Bu kez çiğnemedim. Sadece bekledim.
Arzu Leyal, dikGAZETE.com
