Beden A.Ş.: Mutsuzluk sektörü ve şimdisizlik çağı
Beden A.Ş.: Mutsuzluk sektörü ve şimdisizlik çağıB
Christopher Nolan’ın ‘The Odyssey‘i gösterime girişinden aylar önce sinema dünyasının en büyük olaylarından birine dönüştü. Bunun temel nedeni Nolan’ın Homeros’un destanını bugünün sinema diliyle yeniden kurması değil. Filmin, Matt Damon’dan Anne Hathaway’e, Lupita Nyong’o’dan Zendaya’ya uzanan star kadrosundan tekniğine her şeyiyle sinemanın uzun zamandır özlemini duyduğu büyük ihtişamı ve ‘daha fazlası‘nı vaat etmesi.
70 mm IMAX formatında çekilen filmi, ‘yönetmenin çektiği biçimde‘ dünyada sadece 41 salonda izleyebiliyorsunuz. Yani çok şanslı, küçük bir azınlığa ait değilseniz, filmi aslında ‘tam olarak‘ izleyemiyorsunuz. Ama aynı nedenle filmi bir şekilde izleyebilen herkes kendisini şanslı sayacak. Çünkü film, kendisinden çok daha büyük bir vaatle paketlendi. Müthiş cazip bir imkânsızlık vaadi, kusursuz pazarlama…
Bodrum’un ünlü mekânlarından birinin önünde oluşan fotoğraf çekme kuyruğuyla ‘The Odyssey‘ pazarlama stratejisi arasında bir akrabalık var: Bir film, bir aidiyet ve ayrıcalık vaadine dönüştükçe, ürüne sahip olma ya da ‘mış gibi‘ görünme arzusu deneyimin kendisini ezer geçer. Bugün pek çok izleyici için iyi bir IMAX salonunda filmin afişiyle birlikte çektirilmiş bir fotoğrafın keyfi, filmi, mitolojik arka planına da az çok hâkim olarak izlemenin zevkinden daha değerli.
Filmin, etrafında kurgulanan efsaneden çok, kendisini izleme deneyimini merak ediyorum. Üstelik beğeneceğimi de düşünüyorum. Daha izlemedim, izledikten sonra ayrıca yazarım. Bu yazı, filmin bu ‘makyaj‘ kısmından ilhamla aklıma gelenler hakkında.
‘The Odyssey‘in galasından sonra günlerce konuşulan ayrıntılardan biri de Zendaya’nın ‘look‘u, makyajıydı. Aslında makyajı da değil, makyajının görünmemesiydi.
Doğallığın performansı
Güneş tarafından hafifçe öpülmüş gibi duran bir ten. Dudaklarda yokmuş hissi veren bir renk. Gözenekleri tamamen silmeyen ama onları bile estetik bir tercihe dönüştüren incelikli bir uygulama… Uzun ve pahalı bir profesyonel emeğin sonunda ulaşılan sonuç, sanki deniz kıyısında, güneşte on dakika geçirilmiş hissi yaratıyor.
Çağımızın en büyük estetik numarası da bu işte: Doğallığı bile yapaylaştırmayı başarması.
Bugün doğal görünmek, doğal olmaktan çok daha fazla emek istiyor. Öyle aklınıza estiği şekilde ortaya çıkarsanız doğal değil ancak paspal olabiliyorsunuz. Doğal görünmek sağlam bir bütçe, zaman ve hatta ayrıcalık meselesi.
Zendaya’nın güneş öpücüklü makyajıyla aynı günlerde bir başka görüntü dolaşıma girdi. Aleyna Tilki, Paris’te bir restoranda türkü söylerken görüntülenmişti. Makyajsızdı, saçı başı yapılı değildi, alelade bir tişört giymişti. Sıradan görünüyordu. Bu da günlerce konuşuldu.
Çocuk yaşlarından bugüne en az sesi kadar görünümüyle de her an çağcıl zevk ortalamasına hitap etmesi gerektiği düşünülen star, çıkıp şöyle dedi: “Ben bir ürün değil, bir insan olduğum için… beni daha sonra da benzer hallerde görebilirsiniz.”
İlginç olan ne Zendaya’nın makyajı ne de Aleyna Tilki’nin gündelik hâli. Asıl dikkat çekici olan, aynı kültürün bu iki görüntüyü de aynı iştahla tüketmesi. Bir kadın makyaj yaptığında da konuşuluyor, yapmadığında da. Hazır olduğunda da görünür oluyor, çok hazırlıksız yakalandığında da. Bu kadar ünlü olmadıklarında da kadınların kendini salma hakkı neredeyse hiç yok. Kadın bedeni asla kendi hâline bırakılamıyor.
Kadınlar asırlardır sürekli parmak sallayan toplumsal bir iç sesle yaşıyor. Nasıl görünmeleri, nasıl yaş almaları, ne zaman kilo vermeleri, ne zaman gençleşmeleri gerektiğini sürekli fısıldayan bir ses bu.
Bir zamanlar annelerden, kadın dergilerinden, reklamlardan ve çokça da erkek bakışından geliyordu. Bugün ayrıca algoritmalardan, cilt bakım rutinlerinden, influencer videolarından, kişisel gelişim söyleminden ve daha envai çeşit yeni kaynaktan geliyor. Kaynak değişiyor ama söylediği şey neredeyse hiç değişmiyor: “Kendinin en iyi versiyonu olmak zorundasın.”
‘Kendinin en iyi versiyonu olmak’, aslında bambaşka biri olana kadar dönüşmek demek. ‘Daha pazarlanabilir, daha beğenilir, kusursuz biri ol‘ demek. Yani aslında söylenen şu: Kendin olma. Başka biri ol.
John Berger, yarım yüzyıldan uzun zaman önce, kadının yalnızca görülen değil, aynı zamanda ‘kendisini sürekli seyreden’ olmaya zorlandığını yazmıştı. Kadın sadece yaşamaz; yaşarken kendisini de izler, kendisine dışarıdan bakmayı öğrenir.
Bugün Berger’in tarif ettiği bu bakış,........
