'Sıkıntım korkumu aştı': Suskunluğun bedeli, konuşmanın bedeli
'Sıkıntım korkumu aştı': Suskunluğun bedeli, konuşmanın bedeli'
Günlerdir Deniz Göktaş’ı konuşuyoruz. Gösterisini, gözaltını, tutuklanışını, cezaevinden gönderdiği ilk mektubu… Ben de bu konuda heyecanla ve birden fazla kez yazdım. Önce milyonlara ulaşan gösterisiyle, gösterişsiz gündelik varoluşu arasındaki tutarlığın ne kadar özlediğimiz bir şey olduğundan söz ettim. Çünkü uzun zamandır yalnızca iyi yazılmış bir mizahı değil, söylediği sözle yaşama biçimi arasında açık bir mesafe olmayan insanları da özlüyoruz.
Cezaevinden gönderdiği ilk mektup da tam Denizlik. Dozunda mizah ya da hatta bakışın kendiliğinden mizahiliği. “Herkes beni konuşuyor hazır, şunu da diyeyim” derdine hiç düşmemesi. Ünle, kahramanlık atıflarıyla, giderek yükselen ilgiyle değişip çürümeyeceğine, kendi efsanesine sıkışmayacağına dair belirtiler o kadar tutarlı ki insan her defasında seviniyor.
İkincisi, yine hiç gösterişe kaçmayan gerçek bir empati, hatta sevecenlik. Vatan emniyetin ‘Osmanlı’dan kalma’ klimalarının çalışanları ne kadar bunalttığından, gözaltı ve tutuklanma sürecinde karşılaştığı görevlilerin aslında çoğu kez ‘kötü polis‘ rolünü oynamaya itilmiş, olağan, hatta yer yer iyi insanlar olduğundan bahsediyor. Son derece gereksiz ve haksız ters kelepçe sürecini esprili üç cümlede geçerken gözü hâlâ başka insanları ve onların sorunlarını görüyor. Şikâyet etmiyor, abartmıyor. Bir tane hamasi cümlesi yok. Bizde insanlar ilgi gördükçe eleştiriye daha da tahammülsüz hale gelirler; hiç öyle bir tarafı da yok. Sadece gösteri boyunca yaptığı, anne babasına dair şakalar da yine bunun bir metne dayalı bir şov olduğu unutularak bire bir algılanabildiği için anne babasını savunma ihtiyacı hissetmiş bir parça. Elbette ki çocuklarının tutuklanmasını bir an bile istemeyecek, her ebeveyn kadar korumacı ve şefkatli, çok iyi insanlar olduklarından bahsetmiş. Hiçbir yerinde ‘ben ben ben‘ olmayan, çok sade, çok iyi bir mektup, özetle.
Mektupta beni ve birçoğumuzu en çok durduran, düşündürense şu cümleler oldu:
“Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, ‘politik mizah’ yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip bana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafında dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.”
Cesaret korkusuzluk değildir
Günlerdir Deniz’in cesaretinden bahsediyoruz. Ama cesareti çoğu zaman yanlış anlıyoruz. Cesur insanı ‘korkmayan biri‘ sanıyoruz. Bu cümleler o nedenle bu kadar sahici. Şunu anlatıyor insana: Çoğu zaman cesaret, korkunun ortadan kalkması değil, korkuyla yaşamaktan yorulmaktır.
Deniz Göktaş’ın bu kadar karşılık bulmasının önemli bir nedeni, bugün onu izleyen milyonların söyleyemediklerini söylemesi, kuşkusuz. Üstelik o kadar yaygın bir söyleyememe hâli ki bu; sokaktaki, evine yarın ekmek götürüp götüremeyeceğini bilmeyen insandan, hayatını her türlü garantiye almış, dünyalığı çoktan doğrultmuş çok ünlü ve imtiyazlılara, çok geniş bir kesimi kapsıyor. Sınıf, eğitim, sözün gücü ve hacmi, her şey değişiyor; tek ortak nokta suskunluk oluyor.
Böyle bir suskunluk........
