Tahammülümüz neden azaldı?
Tahammülümüz neden azaldı?T
Eskiden kolayca geçip gittiğimiz şeyler artık içimize batıyor. Uzayan bir telefon konuşması, peş peşe gelen mesajlar, aynı hikâyenin yeniden anlatılması, yan masadan yükselen ses… Hiçbiri tek başına büyük değil. Buna rağmen içimizde çoktan gerilmiş bir tele dokunuyor ve o tanıdık cümle geliyor: “Kimseyi çekemiyorum.” İlk bakışta değişen çevremizdeki insanlar gibi görünür. Oysa eksilen, çoğu kez tahammül değil; başkasına ayırabilecek ruhsal kapasitedir.
Bu eksilmeyi genellikle tek bir olaya bağlarız. Bir tartışma, zor bir gün, kırıcı bir söz… Oysa ruhsal kapasite büyük kırılmalarla değil, sessizce biriken küçük kayıplarla daralır. Bizi tüketen, geride iz bırakan bu küçük eksilmelerin toplamıdır. Bunları yaşandıkları anda fark etmeyiz; etkilerini ancak tahammülümüz azaldığında görürüz.
Yorgunluğu yalnızca çalışma saatleriyle açıklamak kolaydır. Asıl yorucu olan, günün zihinde hiç tamamlanamamasıdır. Bir toplantı bitmeden ötekine hazırlanır, dinlenirken cevap vermediğimiz mesajları düşünür, bir konuşmanın ortasında ertesi günün sorumluluklarını taşımaya başlarız. Beden bulunduğu yerde kalır; dikkat ise durmadan yer değiştirir. Gün biter, zihnin hareketi sürer.
Bu yüzden küçük bir talep bile beklenmedik ölçüde ağır gelebilir. Yakın birinin sıradan sorusu yeni bir sorumluluk gibi duyulur. Telefon çaldığında yalnızca sesi değil, henüz başlamamış konuşmanın ağırlığını da hissederiz. Verdiğimiz tepki o ana aittir; ama beslendiği yer çoğu zaman başka zamanlar ve başka ilişkilerdir. Kırıldığımız anı hatırlarız; oraya gelene kadar üst üste nelerin eklendiğini ise kolay kolay göremeyiz.
Gloria Mark’ın dikkat üzerine çalışmaları, sürekli bölünen zihnin yalnızca odağını kaybetmediğini, her dönüşte yeniden enerji harcadığını gösteriyor. Bu geçişlerin her biri görünmeyen bir aşınma yaratıyor. Gün içinde dikkatimiz defalarca bölündükçe zihnimiz yalnızca yorulmuyor; başkalarına ayırabileceğimiz ruhsal alan da daralıyor.
Ne var ki zihni tüketen tek şey dikkatin bölünmesi değildir. Aynı tempoda yaşayan iki kişiden biri akşam dostlarıyla uzun uzun konuşabilecek gücü bulurken, diğeri sessiz bir odada tek başına kalmak isteyebilir. Bazılarımız farkına varmadan yalnızca kendi hayatını değil, çevresindekilerin duygularını da yüklenir. Günün ağırlığı hepimizi yorabilir; başkalarının yükünü üstlenmek ise zamanla bir ilişki kurma biçimine dönüşür. Ağırlık artık yalnızca zihinde değildir; ilişkilere de yerleşmeye başlar.
Zihnin yükü ilişkilere taşındığında, yorgunluğun biçimi de değişir.
Herkes aynı nedenle yorulmaz. Kimi yaptığı işten tükenir, kimi ise yıllardır fark etmeden üstlendiği rolden. Herkesin derdini dinleyen, huzuru kollayan, kırılanı onaran, kimseye yük olmamak için kendi ihtiyacını sessizce erteleyenler bunu çoğu zaman fedakârlık olarak bile görmez. Çünkü bir noktadan sonra rol, kişiliğin önüne geçer. Yardım etmeyi seçtiklerini düşünürler; oysa artık seçim yapmıyorlardır. Kendilerini o rolün dışında tanımlamakta zorlanırlar.
Bu düzen çoğu zaman çocuklukta öğrenilir. Evde söylenmeyeni anlamaya çalışan, gerginliği önceden sezen, kendi duygularına yer açılmadığı için başkalarının duygularını düzenlemeye yönelen çocuk, yetişkin olduğunda da benzer ilişkiler kurar. Donald Winnicott’ın işaret ettiği gibi çocuk önce taşınır; sonra dünyanın yükünü üstlenmeyi öğrenir. Bu deneyim eksik kaldığında birçok kişi, başkalarına omuz olmayı sevmenin tek biçimi sanır. Yakınlık ile sorumluluk birbirine karışır. Ardından sevildiği için taşıdığını değil, taşıdığı için sevildiğini düşünmeye başlayabilir.
Kimse bir sabah ansızın tükenmez; aynı yerde........
