Can sıkıntısı
Gün dolu geçiyor. Bir şeyler yapılıyor, konuşuluyor, izleniyor, erteleniyor, yetiştiriliyor. Saatler ilerliyor, ekranlar değişiyor, sesler üst üste biniyor. Ama bütün bu hareketin içinde bazen tanıdık bir his beliriyor: Hayat akıyor ama içeri girmiyor. Yapılan şeyler bitiyor ama insanın içinde yer etmiyor.
Çoğu zaman can sıkıntısı dediğimiz duygu tam burada başlıyor. İnsan meşgul ama temas yoktur; hareket vardır ama yerleşme yoktur. Zihin bir şeyin içinde kalamaz, beden durmayı beceremez; içeride ince bir huzursuzluk dolaşır ama nereye yerleşeceğini bulamaz.
Can sıkıntısı çoğu zaman yanlış tanımlanır. Sanki seçenek kalmadığında ortaya çıkan basit bir boşluk haliymiş gibi düşünülür. Oysa bugünün sorunu çoğu zaman seçenek azlığı değil fazlalığıdır; sessizlik değil gürültüdür. Yani can sıkıntısı, hayatın boşaldığı yerde değil, dolu ama insanın onun içinde kök salamamış olduğu yerde belirir. Bu yüzden onu yalnızca ‘sıkılmak‘ diye geçmek, bir alarmı dekor sanmak gibidir.
Yalnız can sıkıntısını hemen bir düşman gibi görmek de yanıltıcıdır. Çünkü her sıkıntı patolojik değildir. Bazen bu duygu, ‘burada bir şey işlemiyor’ diyen bir işarettir. Eksik olan bazen anlamdır, bazen dikkat, bazen yön, bazen de insanın kendisidir. Bu yüzden can sıkıntısını anlamak için yalnızca hisse değil, bağlamına bakmak gerekir.
Kopuşun ince mesafesi
Can sıkıntısı çoğu zaman insanın yönelmek isteyip yön bulamadığı andır. Dışarıda hayat vardır, içeride de bir hareket. Ama ikisi birbirine değmez. İnsan bir şey yapar ama onunla bağ kuramaz. Bu yüzden can sıkıntısının asıl duygusu boşluk değil, kopuştur.
İnsanın kendi deneyimiyle arasına giren ince bir mesafe vardır. Günün sonunda çok şey yapılmış ama hiçbir şey gerçekten yaşanmamış gibi hissettiren o mesafe… Zaman geçmiştir ama insan onun içinden geçmemiştir. Yani mesele yalnızca zamanın akması değil, insanın o akışın içinde yerleşememesidir.
Bu kopuş yalnızca zihinsel değildir. İnsan bir şeyin içinde kalamadıkça beden hareket arar; yerinde duramama, pozisyon değiştirme, dikkati başka yerlere atma ihtiyacı artar. Zihin ilişki kuramadıkça beden hareketle telafi etmeye çalışır. Ama bu telafi hiçbir zaman çözüm olmaz. Çünkü hareket arttıkça dağılma artar, dağılma arttıkça kopuş derinleşir; insan daha çok şey yaparken daha az temas eder hale gelir.
Öte yandan bu duygu çoğu zaman utandırıcı bulunur. İnsan “canım sıkılıyor” dediğinde sanki bir eksiklik itiraf ediyormuş gibi hisseder. Çünkü çağımız meşguliyeti değer, verimliliği de karakter ölçüsü haline getirmiştir. Böyle bir dünyada can sıkıntısı neredeyse bir kusur gibi görünür. Oysa çoğu zaman sorun insanın kendisinde değil, maruz kaldığı ritimdedir.
Tam da bu noktada soru değişir. Mesele yalnızca sıkılmak değil, bu sıkıntının nereden geldiğini ayırt edebilmektir.
Can sıkıntısı kendi başına patolojik değildir. Aksine çoğu zaman işlevsel bir sinyaldir. İnsan yaptığı şeyle bağını kaybettiğinde, anlam zayıfladığında ya da dikkat dağılmaya başladığında, zihni bunu bir huzursuzluk olarak işaretler.
Gündelik can sıkıntısında insan hâlâ hissedebilir. Doğru şeyle karşılaştığında ilgisi geri gelir, dikkati toparlanır, merakı yeniden uyanır. Yani bağ kopmamıştır; yalnızca zayıflamıştır. Ortam değiştiğinde, ritim düzeldiğinde ya da daha anlamlı bir temas kurulduğunda bu duygu da değişir. Ama bazı durumlarda mesele yalnızca yapılan şey değildir.
İnsan neredeyse hiçbir şeyde tat bulamaz hale geldiğinde, eskiden iyi gelen şeyler artık karşılık yaratmadığında ve merak geri çekildiğinde, burada artık sıradan bir sıkıntıdan söz etmek zorlaşır. Bu durum günlerce ya da haftalarca sürebilir, yalnızca belirli bir alanda değil, hayatın birçok alanında kendini gösterebilir. Deneyim vardır ama temas kurulamaz.
Klinik dilde, geçici bir sıkıntıdan farklı olarak, daha derin ve süreklilik gösteren bu kopuşa ‘anhedoni‘ denir. Bu, ‘şu an hiçbir şey iyi hissettirmiyor‘ hali değildir; iyi hissettirmesi gereken şeylerle karşılaşıldığında bile insanın içinde hiçbir yankı oluşmamasıdır.
Buradaki ayrım belirgindir. Can sıkıntısında sorun çoğu zaman dışarıdadır ve bağ kurulduğunda değişir. Anhedonide ise sorun yalnızca dışarıda değildir; insanın bağ kurma kapasitesi de geri çekilmeye başlar. Bu yüzden uygun koşullar oluşsa bile değişmeyebilir. Yani mesele yalnızca keyif almak değil, insanın dünyayla kurduğu duygusal temasın kendisidir.
Bu ayrım bizi ister istemez başka bir soruya götürür: Eğer can sıkıntısı bazen bir sinyalse, neden bugün bu kadar yaygındır?
Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, can sıkıntısının uyaran eksikliğinden doğduğunu sanmasıdır. Oysa bugünün dünyasında asıl mesele çoğu zaman uyaran fazlalığıdır. Zihin sürekli sıçrar, hiçbir şey yeterince uzun kalmaz.
William James’in işaret ettiği gibi insan neye dikkat ediyorsa bir bakıma onun içinde yaşar. Yalnız dikkat sürekli yer değiştiriyorsa, iç dünya da yerleşemez.
Bir şeye yeterince uzun süre bakamayan zihin, onu anlamlandıramaz. Anlam oluşmadığında değer zayıflar. Değer zayıfladığında ise her şey birbirine benzemeye başlar. Sorun çoğu zaman dikkatin dağılması değil, hiçbir şeyin dikkate değecek kadar ağırlık kazanmamasıdır.
Zihin sürekli besleniyor gibi görünür ama hiçbir şeyi gerçekten sindiremez. Toprağa sürekli su verirsen kök çürür; zihne sürekli uyaran verirsen dikkat çürür. Dikkat zayıfladığında yalnızca odak kaybolmaz; yaşanan hiçbir şey içeriye yerleşemez.
Bu yüzden bugünün can sıkıntısı çoğu zaman boş bir odadan değil, gürültülü bir panayırdan çıkınca içeriye hiçbir şey kalmamasından doğar.
Bir çocuk “canım sıkılıyor” dediğinde, yetişkinler bunu hemen çözülmesi gereken bir sorun gibi görür. Oysa bu an, zihinsel gelişimin kritik bir eşiğidir. Çocuk sıkıldığında dış dünya kısa bir süreliğine geri çekilir ve iç dünya devreye girer. Bir oyun kurar, bir hikâye uydurur, nesneleri dönüştürür. Yani sıkıntı, dış dünyanın sustuğu ve iç dünyanın konuşmaya başladığı andır.
Donald Winnicott’un sözünü ettiği ‘yalnız kalabilme kapasitesi‘ tam da burada gelişir. Çocuk, dışarıdan sürekli oyalanmadığında, içsel hareketlerini düzenlemeyi ve kendi zihniyle kalmayı öğrenir. Başka bir deyişle, boşluk onun iç mekânını kurar.
Yalnız bugün bu alan giderek daralıyor. Boşluk anında dolduruluyor. Ekran yalnızca dikkati çekmiyor; çoğu zaman zihnin yerine geçiyor. Sonuçta çocuk sıkılmamayı öğreniyor ama kendi zihniyle kalmayı daha az öğreniyor. Bu da yetişkinlikte boşlukla karşılaşınca ne yapacağını bilemeyen bir zihin bırakıyor.
Buradan bakınca boşluk yalnızca gelişimsel bir mesele değildir. Aynı boşluk, yetişkinlikte de farklı bir işleve bürünebilir.
Can sıkıntısı ile yaratıcılık arasındaki ilişki burada ortaya çıkar. Zihin sürekli meşgulken yeni bir şey üretemez; yalnızca var olanın içinde dolaşır. Yeni bağlantılar çoğu zaman dikkat gevşediğinde ortaya çıkar. Bu yüzden can sıkıntısı bazen verimsizlik değil, bir tür bekleme halidir.
Sanat bunu uzun zamandır bilir. Samuel Beckett’in dünyasında bekleyiş yalnızca zaman geçirmek değildir; zamanın insanın üstüne çökmesidir. Edward Hopper’ın resimlerinde benzer bir askıda kalma hissi vardır; ışık vardır, oda vardır, insan vardır ama sahnenin içinde görünmeyen bir uzaklık dolaşır. Michelangelo Antonioni’nin sinemasında ise sessizlik yalnızca sessizlik değildir; ilişki kuramayan insanların aynı kadraj içinde bile birbirine ulaşamamasıdır.
Ama burada önemli bir yanılgı vardır. Boşluk romantik değildir. İnsan o alanda bazen üretir, bazen dağılır, bazen de daha sert bir huzursuzlukla karşılaşır. Mesele boşluğun kendisi değil, insanın onunla ne yapabildiğidir.
Yine de şu açık: can sıkıntısına hiç tahammül edemeyen bir zihin, yaratıcılığın ihtiyaç duyduğu o gevşek, çağrışımlı ve bekleyen alana kolay kolay ulaşamaz.
Bütün bu hatlar bir yerde kesişir: yerleşememek. Can sıkıntısının bugünkü biçimi çoğu zaman boşluktan değil, yerleşememekten doğar. İnsan bir deneyimin içine girer ama kalamaz. Bir düşünce başlar ama derinleşmeden dağılır. Bir his belirir ama tamamlanmaz.
Bu yalnızca bireysel bir zayıflık değildir. Aynı zamanda çağın ritmiyle ilgilidir. Sürekli hızlanan, bölünen ve kesintiye uğrayan bir yaşamda, insanın bir şeyin içinde kalabilmesi zorlaşır. Bir duygu daha adı konmadan başka bir uyaran gelir; bir düşünce daha şekil almadan ekran değişir.
Bu yüzden bugün insan çoğu zaman bir hayat yaşamaz; hayatın içinden geçer. Temas eder ama yerleşmez. Görür ama içeri alamaz. Her yerden bir şey gelir ama hiçbir şey kalmaz.
Can sıkıntısı ne söyler?
Bu noktada soru artık ‘nasıl geçer?’ değildir. Daha zor olan şudur: bu duygu ne söylüyor?
Can sıkıntısı çoğu zaman ortadan kaldırılması gereken bir fazlalık gibi yaşanır. Hemen bastırılmak, oyalanmak, doldurulmak istenir. Çünkü onunla baş başa kalmak çoğu zaman kolay değildir. İnsan orada yalnızca boşlukla değil, kendi iç ritmiyle karşılaşır.
Bu yüzden can sıkıntısı bazen rahatsız edicidir; çünkü insanı eksik olana değil, işlemeyene götürür. Bazen hayatın boş olduğunu söylemez. Daha sert bir şey söyler: hayat doludur ama sen onun içinde değilsindir.
Belki de bu yüzden can sıkıntısı her zaman küçümsenecek bir duygu değildir. Kimi zaman bir alarmdır, kimi zaman bir eşiktir, kimi zaman da insanın kendi hayatına yeniden dönmesi için son uyarıdır. Çünkü bazı duygular insanı sadece üzmez, yerini de bildirir.
Ve can sıkıntısının en rahatsız edici tarafı tam da burada ortaya çıkar: sorun her zaman hayatın eksik olması değildir. Bazen sorun, insanın kendi hayatında tam olarak bulunmamasıdır.
Can sıkıntısı bu yüzden her zaman eksik hayatın değil, bazen eksik temasın adıdır.
