menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Marka Zonguldak

58 0
28.06.2026

Bir buçuk sene kadar evvel yüzünden gülümseme eksilmeyen, dünya tatlısı bir adam girdi kapıdan, Rasim Cin.

Zonguldaklı ve kalbi Zonguldak için çarpan biri Rasim.

Özetle bana Zonguldak’ta yakın, orta ve uzun vadelerde akıllı bir yatırım planlaması yapıldığını, bu planla Zonguldak ve çehresinin de doğal olarak değişeceğini fakat ne yazık ki Zonguldak’ta bırak yatırım yapan ya da o yatırımlarda çalışanı, kendi halkını bile mutlu edecek bir yeme-içme hizmetinin olmadığını anlattı. Ve benden spesifik olarak Zonguldak’ın yiyecek içecek hayatına bir el atmamı istedi.

Bir de “Zonguldak ne yazık ki çok genç göç veriyor. Gençler gidince şehir doğal olarak kas kuvvetini de kaybediyor ve geriye sadece yaşı geçkin ve yorgun bir nüfus kalıyor. Dediğimi yaparak bu göçü de durdurmak ve becerebilirsek biraz geri çevirmek mümkün olabilir” diye ekledi.

Rasim’in eğilmemi istediği konu yeme-içmeydi ama hep düşünmüşümdür ki bir şehri yeme-içme tek başına düzeltemez, düzeltse bile sadece aşı bütün şehre tedavi olamaz.

Eğer restoranlar şehirdeki sosyal hayatın içinde durmuyorsa, etrafında okul, sokak, otel, spor ve kültür yoksa, en iyilerini de açsan altı ay sonra kapanır. Bunu yıllardır görüyorum.

İkinci buluşmamızda ise Rasim beni bir başka Zonguldaklıyla tanıştırdı.

Zonguldak Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Metin Demir.

Sabırlı adam vesselam, hakkını vereyim, bana sabrı hep sonsuz sağ olsun.

Kendisi bir şehri sevmenin laf değil iş olduğunu bilen ve uygulayan cinsten.

O günden bu yana, yani bir buçuk senedir, üçümüz birlikte çalışıyoruz.

Bodoslama konuya girdim ama size önce bi’ Zonguldak’ı anlatayım biraz istiyorum.

Biraz diyorum çünkü gerçekten gidip görmeniz lazım, yoksa ne desem az, anlatacaklarım eksik kalır.

Zonguldak’ın hikâyesi bir asker terhisiyle başlıyor.

1829’da, Ereğli’nin Kestaneci köyünden Bahriyeli Uzun Mehmet, askerde kendisine gösterilen o ‘yanan siyah taş’ı Zonguldak’ta bir dere kenarında bulur ve İstanbul’a, II. Mahmut’un sarayına götürür.

Karaelmas işte böyle keşfedilir ve hikâye 1848’de fiilen başlar.

Ama toprağın üstündeki hayat, toprağın altındakinden daha caziptir köylü için.

Tarımdan kazandığı para madenden eline geçenden de fazla olunca kimse o karanlık ocaklara inmek istemez en başlarda.

Osmanlı bakar ki böyle olmayacak, 1867’de Dilaver Paşa Nizamnamesi’yle ‘mükellefiyet’ diye bir zorunluluk getirir köylüye ve belli yaştaki erkekler madenlerde çalışmakla yükümlü kılınır.

Zonguldak’ın ‘emeğin başkenti’ oluşu da işte bu zorlu mecburiyetin içinden, alın teriyle yoğrularak çıkar anlayacağınız.

Yüzyılın sonuna doğru sahneye yabancı sermaye çıkar.

1890’larda Fransızlar gelip önce ilk kömür rıhtımını kurar, ardından da Fransız-Ereğli Şirketi’ni işletmeye başlarlar.

Derken denize bakan o güzel burnun üzerine zarif bir yerleşim yeri kurulur.

Bugün Fener Mahallesi denilen, ama o zamanlar halkın ‘Fransız Mahallesi’ diye andığı yer, Marsilya kiremitli çatıları, dar sokakları ve incelikli bir Avrupa dokunuşu ile kentin içinde zümrüt gibi parlar.

Hatta o günlerden kalma ‘Fransız şeftalisi’ lakabı bile mahallenin hâlâ hafızasında diye duydum.

Cumhuriyet’le birlikte Zonguldak bambaşka bir ışık kazanır.

1924’te Cumhuriyet’in ilk illerinden biri olur Zonguldak.

1931’de Atatürk şehri ziyaret eder.

Ama derinden hissettiğim asıl zarif yaşam kültürü, 1940’lı ve 50’li yıllarda, Ereğli Kömürleri İşletmesi sayesinde Fener’de bambaşka bir çiçek gibi açar.

Deniz Kulübü, tenis kortları, lokaller ve denize bakan o masalsı ‘A Tipi Misafirhanesi’.

Çocukların çitin arkasından ‘Perili Saray’ diye seyrettiği bu konuk evi, kömürün getirdiği ışığı adeta bir zarafete dönüştürür şehirde.

Kapısından öyle konuklar geçer ki, İsmet İnönü, Türkiye ve Avrupa güzeli Günseli Başar, 1955’te Irak Kralı II. Faysal, 1956’da İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ile dünya güzeli eşi Prenses Süreyya, 1957’deyse Afganistan Kralı Zahir Şah bu çatı altında ağırlanır da ağırlanır.

Küçük bir Karadeniz şehrinin kralları, prensesleri ve en güzelleri konuk etmesi, kömürün Zonguldak’a kazandırdığı görkemin en tatlı kanıtıdır bence.

Madenler hâlâ Zonguldak’ın kalbi ama kömür artık eskisi gibi bol değil.

Rezervler gitgide azalırken kent mutluyum ki yüzünü yepyeni ufuklara çeviriyor.

Gelelim benim bu hikayenin neresinde durduğuma…

Rasim bana ‘gastronomi’ diye geldi ama…

Essen ve Bilbao’nun hikayesini yakından takip ettiğimden olsa gerek, kömürden kültüre geçen Almanya’yı ve sanayiden kamusal hayata dönen İspanya’yı çok iyi bilirim.

Bir de üstüne, Zonguldak’ı ilk görüşte........

© Diken