Dijitale inat insan: göz kararı
Dijitale inat insan: göz kararıD
Ekim 2025’in başıydı sanırım, Bekir abinin (Ağırdır) Oksijen’deki ‘Sosyal devlet zayıflarken kum saatinde sıkışan toplum’ başlıklı yazısını okuduğumda onun ve ekibinin Türkiye hakkında yaptığı onlarca farklı araştırma geçti gözümün önünden.
O gün o yazı hepimizin içinde yaşayıp da belki de adını koymakta zorlandığı bir duyguyu resmediyordu bence.
“Bu toplum artık bir piramidin değil, bir kum saatinin içinde yaşıyor” diyordu.
Üstte hızla yaşlanan bir nüfus var.
Aşağıda geleceğini arayan çocuklar ve gençler var.
Ortada ise her iki tarafa da nefes yetiştirmeye çalışan bir kuşak var.
Bunlar ağır tespitler.
Ama ben bugün o ağırlığın içinden yine her zamanki iyimserliğimle bir ışık ve becerebilirsem bir çıkış yolu aramak istiyorum; çünkü kum saati metaforu sadece sıkışmayı değil, hareketi de tarif ediyor benim gibi deliler için.
Türkiye’nin her dönem bir hareket ve bir yol bulabildiğine, en sıkkın halinde bile ne olursa olsun silkinip yeni bir atılım yapabileceğine inananlardanım ben.
Hem de insan emeğiyle.
Evet, bu dijital rüzgara rağmen insan emeğiyle.
Bekir abinin o yazısı, yıllardır üzerinde çalıştığımız konuya dair içimde çakan kıvılcımların arasına bir yenisini daha ekledi okuduğumda.
Türkiye’nin gelecek 20 yılını dijitale inat insan emeğiyle yeniden kurmak.
Yapay zekâ evet her şeyi değiştiriyor ama el becerisine, ustalığa ve pratik yetkinliğe dayanan işlere henüz dokunamıyor.
Çünkü bu işler kitaptan değil, tekrardan öğreniliyor.
Göz kararından, histen, refleksten, yani hiçbir algoritmanın ölçemeyeceği bilgiden bahsediyorum.
Bir gün yapabilecek mi?.. Kuvvetle muhtemel yapacaktır.
Ama mesele yapay zekânın yapıp yapamayacağı da değil kanımca; mesele insanın bu işlere verdiği değerde olacak bence.
Bakın, dünyanın en büyük moda markaları yapay zekâyla tasarım ve reklam işbirliğine girerken, Hermès tam aksine son kampanyalarında el emeğini, zanaatkârlığı ve ‘İnsan eliyle yapıldı’ mesajını her zamankinden daha güçlü vurguluyor.
Yani dünyanın en prestijli markası bile geleceğin dijitalde değil, insanda olduğunu düşünüyor.
“Dijitale inat insan” diyecek insanlar oldukça, bence de insan emeği geçer akçe olmaya devam edecek.
20 küsur yıldır mesleki eğitim sektörünün içindeyim ben.
Bu ülkenin gençlerine de, emeğine de, yeteneğine de hep güvenen biriydim, hâlâ da öyleyim.
Aşçılık bir ‘iş‘ bile sayılmazken, biz MSA’da o işe bir meslek, bir kariyer değeri kazandırdık.
Keza pastacılık, fırıncılık, barmenlik, barista ve benzerleri.
Sadece eğitim de vermedik, bu mesleklerin itibarını, özgüvenini, toplumsal yerini ve hatta değerini ta en baştan yazdık diyebilirim.
Ve bu dönüşümün yol üstünde bizlere öğrettiği önemli bir şey oldu yıllar içinde.
İnsan doğru eğitimle buluştuğu anda sadece meslek değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda kendi kaderini de değiştiriyor aslında.
Bugün de benzer bir dönüşümün eşiğindeyiz.
İnanın kanımla ve canımla hissediyorum.
Hatta daha da büyüğünün belki.
Bakım ihtiyacı büyüyor.
Aile dediğimiz yapı hızla değişiyor.
Yaşlılara da çocuklara da kimin bakacağı bile belli değil.
Gencecik insanlar uzun, teorik, etkisiz eğitimler yerine kısa, odaklı, işe yarayan programlar istiyor artık.
İşverenler nitelikli insan bulamıyor.
Aileler hâlâ ‘etiket’le meşgul.
Meslek liseleri oluşan itibar kaybını yıllardır toparlayamıyor.@
Türkiye’nin yeni bir mesleki eğitim sistemine, yeni bir iş gücü vizyonuna ve yeni bir toplumsal modele ihtiyacı var.
80 yıl önce bu ülke köy enstitüleriyle çok büyük bir hamle yaptı.
“Bilmek yapmak demektir” diyen bir aklın üzerine kurulmuştu o model.
Çocuklar toprağı, üretimi ve hayatı iş üzerinde öğrendi.
Ve bu model Cumhuriyet’in en vizyoner projelerinden biri oldu.
Bugün o ruhun çağdaş bir karşılığına ihtiyacımız var.
Biz buna MSA’da ‘Yeni Mesleki Eğitim Yaklaşımı‘ diyoruz.
Geçen sene Fatih Altaylı’nın Tek’e Tek programına davetinde ilk çalışmalarımızı anlatmıştım.
Yepyeni bir mesleki eğitim sistemi kurabiliriz.
Yani mesleki eğitimin yalnızca bir ‘okul’ değil, bir toplumsal dönüşüm mekanizması, bir ekosistem olduğu bir anlayıştan bahsediyorum.
Zonguldak, Hakkari, Ankara, Balıkesir gibi Türkiye’nin farklı kentlerinde bunun ilk halkalarını çalışıyoruz.
Yetişkin bakımından mutfak sanatlarına, denizcilikten enerji sektörüne, hizmet sektöründen yeni nesil analog ve dijital mesleklere kadar uzanan yepyeni bazı eğitim ve yaşam sistemlerinin bazılarını tasarladık, bazılarını da halen çalışıyor ve tasarlıyoruz.
Hem mesleği, hem eğitimi, hem mekânı, hem toplumsal faydayı ve hem de kentsel faydayı aynı şemsiye altında bir araya getiren, harika birer ekosistem modeli olarak kurguladık yeni eğitim yaklaşımını.
Buna sadece bir okul demek eksik kalır.
Bu, Türkiye’nin geleceğine yönelik bir iddia, bir manifesto adeta.
Türkiye’nin kalkınma hikâyesi uzun yıllar fabrikaların bacalarıyla yazıldı.
Bugün o bacaların yanında yeni bir alan daha var.
İnsan becerisi, insan emeği ve insan hizmeti.
Ama artık buradaki gerçek değer, insan temasının ve yüksek becerinin, hem saygın ve güçlü bir kariyere, hem de toplumda karşılığı olan bir geleceğe dönüştüğü çağdaş mesleklerde.
Yetişkin bakımı, turizm ve gastronomi, eğlence, enerji, ileri düzey sağlık destek hizmetleri, profesyonel çocuk gelişimi ve bakım uzmanlığı, rehabilitasyon ve yaşam kalitesi hizmetleri, ileri derece konukseverlik ve kişisel yaşam destek uzmanlığı, ileri seviye operatörlük gibi alanlara ihtiyaç gittikçe daha çok artıyor.
Çünkü hepsi yüksek beceri ve haliyle de insan gerektiriyor.
Çünkü hepsi bu insanlara saygın bir kariyer ve haklı bir kazanç vadediyor.
Çünkü hepsi önümüzdeki yılların yükselen sektörleri olacak.
Çünkü hepsi hem Türkiye’de hem de dünyada dev bir ihtiyaç boşluğu taşıyor.
Ve çünkü bu alanlar Çin’in son 10 yılda stratejik yatırım alanı ilan ettiği ‘silver economy‘nin merkezinde ve Nordik ülkelerin insan onuruna dayalı bakım ve hizmet devletinin omurgasında yer alıyor.
Her alanda büyük bir boşluk var.
Bir ülke geleceğini üç şeyle inşa eder.
Biz bu üçlüyü yıllardır MSA’da yapıyoruz.
Şimdi bunu ülkenin tamamına yaymanın zamanı geldi.
Bekir abi yazısıyla hepimizin zihnindeki gerçeği ortaya sermişti ya…
Ben oradaki ince boğazın yalnızca insana yatırımla genişletilebileceğine inanıyorum.
Beceri temelli, uygulamalı, kısa, etkili ve saygın bir mesleki eğitim yaklaşımıyla.
Türkiye’nin geleceği teknoloji kadar, hatta belki daha da fazla, insan emeğine yatırımla şekillenecek.
Lütfen unutmayalım ki hiçbir dijital sistem bir gencin kendi emeğiyle hayata tutunduğu o gurur anının yerini alamaz.
Biz bu ülkenin aşçı algısını değiştirdik, şimdi sıra diğer bazı mesleklerde.
Çünkü Türkiye’nin kum saatinden çıkışı için sadece piramidin tepesine değil, temeline de yatırım yapmak gerekiyor bence.
Yani bu ülkenin gençlerine.
Kum saatinin içinden geçiyoruz evet, dar bir boğaz var ona da evet, ama o dar boğazdan çıkacak ve çıkartacak olan da yine bizleriz ülkemizi.
Unutmayalım lütfen, bu gençler eğer iyi eğitim sistemleriyle buluşturulabilirse sadece kendi hayatlarının değil, Türkiye’nin hikâyesini de farklı şeklde yazabilir.
