Bambaşka bir profil: İğne batıranlar
Bambaşka bir profil: İğne batıranlarB
Geçen ay üç hafta boyunca size hep aynı şeyi yazdım, farklı açılardan ama aynı şeyi.
Heyecan, tempo ve göz kararı.
Hepsinin ortak noktası takdir edersiniz ki insandı.
‘Etrafınızdaki en tehlikeli insan‘ başlıklı yazımdaki “Bir insanın hayatında duyabileceği en yıkıcı cümle, sevdiklerinden gelen ‘Sen bu kadarla yetin ‘mesajıdır bence” cümlesi, yazdıktan sonra çok etkilemişti beni o hafta.
Yazıyı teslim ettiğim akşam koltuğa oturdum. Her zaman yaptığım gibi hem düşünüyor, hem iPad’den haberleri karıştırıyordum.
Birden fark ettim ki o üç yazıda da hep dışarıdan gelen tehditlerden bahsetmiştim.
Karşı gelenlerden, “Yapamazsın” diyenlerden, tempomuzu kesenlerden, bizi küçültenlerden ve tabii ki tüm o kifayetsizliğiyle bizi beter bir ortalamaya çekiştirenlerden.
Bunlar kötü insanlar mıydı?
Bir kısmı kötü, bir kısmı iyi, bir kısmı çekingen, bir kısmı korumacı, bir kısmı kıskanç ve bir kısmı da sadece ve sadece süzme korkak.
Ama ortak bir özellikleri vardı ki hepsi açık oynuyorlardı.
“Olmaz” diyorlardı, “Yapma“, “Yapılmaz” diyorlardı, “Pişman olacaksın” diyorlardı.
Bir nevi duvar demiştim ya… Yıkarsınız da, aşarsınız da, etrafından da dolanırsınız.
Ben öyle yaptım hayatım boyunca, bunu da anlattım size.
Dedim ya düşünüyordum diye, birden bire daha da tehlikeli bir tür geldi aklıma, yazmadığım.
Asıl ve tehlikeli bambaşka bir profil daha var ve ben onları yazmayı unutmuşum.
‘Habis’ desem söylemek istediğim anlamı daha doğru ifade eder mi tam bilemiyorum, ama bence tehlikeliden de öte bir şey bu tipler.
‘Savunmasız’ bir insan için yıkıcı
‘Dirençli’ bir insan için kemirici
‘Farkında’ bir insan için de iç yakıcı
Görürsün, bilirsin, ama ispatlayamazsın.
Habis tümör; içeride büyür, vücudun parçası gibi görünür ama içeriden çürütür.
Bu tipler size “Yapamazsın” demez, tam tersi olumludurlar.
Yanınızdadırlar, sıcaktırlar, sizi dinler gibi görünürler, bazen -mecazi anlamda- başınızı bile okşarlar, iyilerdir sözüm ona.
Çoğu da zaten yakınınızdır ve yakınınızdadır.
Belki aynaya baktıklarında gerçekten iyi olduklarını düşünüyor da olabilirler, o kadarını ben bilemem.
Ama şunu iyi biliyorum ki bu insanlar sohbetin bir yerinde, en doğal anda, en masum anda, içinize küçücük bir şey bırakır.
Bir iğne, bir mikro bomba, bir tutam zehir, ne derseniz deyin.
Mesela yıllardır uğraştığınız bir iş var, sonunda açılış günü geldi diyelim. Aylardır uyumadınız, her şeyi düşündünüz, bütçenizi ters yüz ettiniz, ailenizi ikna ettiniz, risklerin âlâsını aldınız. Açılış günü mâlum zat geldi, size sarıldı, etrafına baktı, gözleri parladı ve “Helal olsun be” dedi. Sonra içkisinden bir yudum aldı ve ekledi: “Benim bir arkadaş da böyle bir yer açmıştı ama ancak iki sene dayanabildi, senin durum biraz farklı tabii, sen bilirsin, güzel olmuş.” Gülümsedi ve konuyu değiştirdi. O gün herkes gittikten sonra aklınızda kalan tek şey, tebrikler ve yorumlar değil, bilerek kurulmuş o pis cümledir.
Ya da kızınız yurt dışında çok iyi bir üniversiteyi kazandı diyelim. Sevinçten uçuyorsunuz, herkese anlatıyorsunuz. Akşam yemeğinde bir yakınınız diyor ki: “Maşallah, harika haber, çok mutlu olduk. Yalnız genç bir kızı tek başına o kadar uzağa göndermek… cesursunuz vallahi, ben kendi kızımı hayatta gönderemezdim açıkçası, ama sizinki olgun tabii, siz bilirsiniz.” Elinizde kadeh, gülümsüyorsunuz ama o gece yatakta karanlık senaryolara bakıyorsunuz. Tip sizi tebrik etmedi, korkularınızı uyandırdı; ama bunu öyle bir ambalajla yaptı ki kızsanız size ayıp.
Ya da bir sağlık sorunu atlattınız, ciddi bir şey, aylarca uğraştınız ve çıktınız. İyileştiniz, kendinizi yeniden güçlü hissediyorsunuz, hayata geri döndünüz, enerjiniz geldi. İlk buluşmada size en yakın gördüğünüz insanlardan biri: “Çok şükür, Allah korudu seni, ama naçizane tavsiyem artık biraz yavaşla, kimse bu yaştan sonra böyle bir tempoyu kaldıramaz, seni seven biri olarak söylüyorum ama tabii ki yine senin tercihin.” Bu cümleyi kurdu, sözde sizi seven biri olarak söylüyor ne güzel. Ama hayata geri dönmüşsünüz ve o içinizdeki enerjinin bir kısmı gitti bile, çünkü o zat size ölümü tekrar hatırlattı, hem de sevgi ambalajıyla.
Her sohbette bir damla
Dikkat ettiniz mi bu örneklerin ortak noktasına?
Hepsi ‘naçizane bir tavsiye’ ya da benzeri bir girişle başlar ve ‘Sen bilirsin’ ya da ‘Tabii ki senin tercihin’ dip notuyla biter.
Bu ‘bitiş’ üzerinde biraz durmak istiyorum müsaadenizle, çünkü bu ve buna benzer bir ‘dip not’ bir insanın içine bırakılabilecek en sinsi bombadır kanımca.
Birincisi, söyleyeni tamamen temize çıkarır. “Ben bir şey demedim ki, sen nasıl istersen.”
İkincisi, zehri sizin vücudunuza bırakıp çekilir ve siz artık o zehirle beraber kalacaksınızdır.
Üçüncüsü ve bence en kötüsü, eğer bir gün dönüp birisine ya da kendisine hislerinizi söyleseniz de paranoyak çıkan siz olursunuz (İnanın biliyorum da söylüyorum).
“Fikrini söyledi, ne var ki bunda?” derler.
Haklı da görünürler işin fenası.
Kendisine bir şey desen “Aaa ben ne dedim ki?” der.
Başka birisine söylesen, “Kötü bir şey demedi ki” der.
‘Etrafınızdaki en tehlikeli insan’ yazımda, beni yavaşlatmaya çalışanlardan bahsetmiştim.
O insanlar duvardı ve benim de içimden gelerek ürettiğim birçok çözüm vardı o duvarlara karşı.
Ama bu insanlar o duvarlardan da değil, bunlar başka bir cins.
Bunlar yanınızda oturan, çayınızı birlikte içtiğiniz, güvendiğiniz insanlar ve her sohbette çayınıza bir damla bir şey atıyorlar.
Ve siz de o her damlayla o bir doz mikro bombayı daha alıyorsunuz vücudunuza.
Biraz evvel dediğim gibi:
– Savunmasızlar dozu yedikçe sersemliyor.
– Dirençliler eskilerin deyimiyle ‘ya sabır’ diyor.
– Farkında olanlar ise en ağırını yaşıyorlar ve iğneyi her batışında hissediyorlar ama çekip çıkaramıyorlar, çünkü hislerini birisine anlatsalar abartan ve deli çıkan kendileri olacak.
‘İyi görünerek vururlar‘
Bu konuyu sizin için biraz araştırdım.
Merak edince bırakamıyorum biliyorsunuz artık, yapay zeka da var, işim kolay.
George Simon diye bir Amerikalı klinik psikolog varmış ve ‘In Sheep’s Clothing’ diye bir kitap yazmış, Türkçe meali ‘Koyun Postunda Kurt‘ olurdu herhalde.
Bu adama göre anlatmaya çalıştığım şeyin bir ismi de varmış literatürde: ‘Covert aggression’, yani ‘örtük saldırganlık’.
“Ama herkesin bildiği ‘pasif agresiflik’ ile karıştırmayın lütfen, önemli bir fark var” diyor Simon; pasif agresiflik bilinçsiz olabilirmiş ya da insanın kendi beceriksizliklerinden ya da korkularından da olabilirmiş.
Ama bizim konu tamamen farklı.
Bu insanlar ne yaptıklarını gayet iyi bilirmiş.
Simon’ın bir cümlesi var, aynen aktarıyorum: “İyi görünerek vururlar.”
Zurnanın zırt dediği nokta da bu zaten.
“Yapamazsın” diyen adama kızarsınız, enerjinizi toplarsınız, dolarsınız ve “Yapayım da gör” dersiniz.
Ben hayatımda hep bunu yaptım, bu gazla çalıştım.
Ama bu iğne bırakan insanlara hiçbir şey yapamazsınız, çünkü ortada kızılacak bir şey yoktur zaten.
Başkalarının gözünde, “Sizi seviyordu, sizin iyiliğinizi düşünüyordu ve sadece fikrini söyledi” olur.
Bir de sonunu öyle güzel bağlar ki ifrit olursunuz.
“Tabii ki senin tercihin.”
Simon bir de ‘gaslighting etkisi’ diye bir şeyden bahsetmiş aynı kitapta.
Bu daha çok kendini dinleyemeyenler için geçerli ama hadi onu da yazayım.
İçgüdüleri onlara manipüle edildiklerini söylüyor ama karşılarındaki kişi o kadar temiz görünüyor ki sonunda kendilerinden şüphe etmeye başlıyorlar.
“Ben mi abartıyorum acaba, deli miyim ben?” diyorlar ve işte o sorunun kendisi bu işin en karanlık yeri.
Babamın iş yaptığı bir Mustafa abi vardı ve babam bir gün onun için, “Sana en çok zarar verecek olan, seni sevmediğini belli eden değil, seviyormuş gibi yapandır” gibi bir cümle kurmuştu o tarihte.
Ne demek istediğini o gün olan olaylardan dolayı iyi anlamıştım, hayatım boyunca benzerlerini başka vesilelerle de bolca hissettim, dediğim gibi geçen gece düşünürken de tekrar kafama dank etti ve yazayım dedim.
Böyle insanları hep tanıdım, hayatımda hep oldular, hâlâ da varlar, herkesin olduğu gibi.
Onlardan etkilenmiyorum ama gıcık oluyorum.
Yenilmiyorsunuz ama iğnelerini devamlı hissediyorsunuz.
Ben hâlâ, her gün ve bol bol hissediyorum.
Bu insanların kullanmaya çalıştığı sizin zayıflığınız değil, yaptıkları başka bir pislik.
Dürüst olayım, buna bir formülüm yok.
Olsa yapardım da yazardım da.
Gıcık olmaktan, fitil olmaktan, sinir olmaktan başka bir şey yapamıyorsun ne yazık ki bu tiplere.
Çünkü yakınınızlar ve yakınınızdalar.
Ha şöyle bir şey yapılabilir, ‘Etrafınızdaki en tehlikeli insan‘ yazısında uzak tuttuklarımız gibi bunları da kendimize “Bu insan bana iyi gelmiyor” diyerek biraz uzağımızda tutabiliriz.
Herkes bunu fark edecek kadar deneyimli olamayabiliyor, kuvvetli olamayabiliyor, dirayetli olamayabiliyor, bunu da kabul ediyorum.
En azından maruz kaldığınız olayın adını koyabilmek bile bir şeydir, çünkü adını koyamadığınız şey sizi yönetir, adını koyduğunuz şeyi ise siz yönetirsiniz, öyle değil mi?
Ama şunu da not düşeyim ki her naçizane fikir kötü niyet taşımaz.
Fark ise kurulan cümlede değil, cümleden sonra kalan histedir.
Zaten bana bu yazıyı da yazdıran o yakıcı his aslına bakarsanız..
Sizi seven birinin ‘sakar bir uyarı’sı olsa bile, sonradan içinizde azıcık da olsa bir sıcaklık kalır ve “Beni düşünüyor bu dıngıl” diyebilirsiniz, ama iğne batıran birinin aynı cümlesinden sonra içiniz yanar ve bunu çok derinden hissedersiniz.
İtiraf edeyim, sevginin bir sert sözü bile bizi kendimize yaklaştırır, ama iğnenin bir tatlı sözü bile bizi kendimizden uzaklaştırır.
Vücudunuz farkı beyninizden önce bilir zaten, hiç merak etmeyin.
İlk yazıda dedim ki: “Heyecanınızı kaybetmeyin.”
İkinci yazıda dedim ki: “Temponuzu kesmeyin.”
Üçüncü yazıda dedim ki: “İnsan emeğine yatırım yapın.”
Bugün de diyorum ki: “İçinize iğne batıran eli tanıyın.”
Çünkü “Yapamazsın” diyenden de beteri, gıcık gıcık, “Ben naçizane söylüyorum, ama tabii ki senin tercihin” diyenlerdir.
