menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Nâzım'ın bilinmeyen resmi üzerine

22 0
25.02.2026

Nâzım'ın bilinmeyen resmi üzerineN

“Şu tabloyu gururla ve korkusuzca eve asamadık ya ona hep üzüldük…” Sonun başlangıcı burası.

Bazı araştırmalar derinleşir, genişler, uykusuz bırakır ama asla son bulmaz. Açılan her yeni iz bir sonraki soruya neden olur ve yazının patikaları genişler.

Nâzım Hikmet’in Bursa’daki mahpusluk yıllarını sabırla ve tutkuyla araştıran Güney Özkılınç için durum bundan farklı sayılmaz. Arşivlerden, tanıkların belleğinden, mahkeme kayıtlarının soğuk satırlarından ve mektupların titreyen harflerinden süzülen bu yolculuk, her yeni baskıda genişlemiş; fakat hiçbir zaman “Tamamlandı” denebilecek bir noktaya varmadan, kendi akışında sürüp gitmiştir. Çünkü mesele yalnızca bir dönemi belgelemek değil, o dönemin içindeki insan sıcaklığını, üretim biçimlerini ve dönüştürücü temasları görünür kılmaktır.

Güney Özkılınç yıllar içinde olgunlaştırdığı Nâzım’ın Bursa Yılları kitabı için araştırmalarını sürdürürken bir resim çıkıyor karşımıza. 1946 tarihini taşıyan, kasnağı ve askı ipi dahi Bursa Hapishanesi’nde üretilmiş bir portre bu…

Yalnızca estetik bir üretim değil, doğrudan hayat borcuyla örülmüş bir vefa kaydı. Nâzım’ın ölümün gölgesinden sıyrıldığı bir dönemin ardından yaptığı, dokumacı arkadaşlarından, hatta sağ kolu Mehmet Çorbacı’nın portresi…

Geride kalan zamanın neredeyse tümünde gözden ırak tutulmuş, 40 yıla yakın bir süre gardıropların karanlığında 12 Eylül askeri darbesinin postallarından saklanarak korunmuş Nâzım’ın çizdiği portre.

Araştırmanın en çarpıcı yanı, tablonun varlığı kadar saklanış biçimi. Bir aile, dünya şiirinin en büyük adlarından birine ait imzalı bir resmi gururla sergilemek yerine, sessizce korumayı seçmek zorunda kalmış. Bu sessizlik, Türkiye’nin siyasal iklimine dair başlı başına bir tarihsel tanıklık niteliği taşır. Burada ortaya çıkan Nâzım’ın portresini çalıştığı Mehmet Çorbacı olmakla birlikte uzun yıllar saklı kalan, gizlenen bir sanat eserinin de günümüze ve zamana taşınması. Çünkü bu portre yalnızca bir yüzü değil, bir dayanışma biçimini, hapishanedeki küçük bir ekonomiyi, öğrenme ve öğretme pratiğini, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide kurulmuş bir dostluğu resmeder.

Güney Özkılınç’ın kazıyıp ortaya çıkardığı bu tablo, tarihin aralığından söz alıp çok şey söylüyor. Bu söyleşi o sessiz ama derin bakışmaları gün yüzüne yeniden çıkarmanın bir adımı olarak da okunabilir

Uzun yıllardan beri Nâzım’ın Bursa Yılları’nın izini sürüyorsunuz. Kitabınız her yeni baskısında başka bir belge, bilgi ve tanıkla yeniden ve daha güçlü söz alıyor. Bir yere gelmiş ve tamamlanmış hissediyor musunuz çalışmanızı yoksa Nâzım’ın Bursa Yılları için araştırmalarınız devam ediyor mu?

Nâzım’ın Bursa Yılları’nı araştırıken bir yere gelmiş; ama içimde hep bitmemiş bir şarkıyı taşır gibi hissediyorum kendimi. Çünkü biliyorum ki şairimiz, 11 yıllık Bursa hapisliğinde henüz tanıma olanağı bulamadığım daha birçok insanla hapis yattı. Bir akademiye dönüştürdüğü Bursa Hapishanesi’nde yatan, benim ve belki bundan sonra hiç kimsenin karşılaşamayacağı insan öykülerinin varlığının farkındayım.

Kitabın yayınlandığında söylediğim her söz her yeni tanıkla daha bir güçlendi: Ben Nâzım’ın Bursa Yılları’nı bir anılar toplamı olmaktan daha çok şairimizin dönüştürücü gücünü bir kez daha göstermek için araştırıyorum. Onun bir aydın olarak halkını, insanları küçümsemeden, ‘aydın hastalığı‘na düşmeden, fikirlerini, toplumun geniş kesimlerinde paylaştığına her seferinde yeniden tanık oluyorum. O, sadece öğretmiyor aynı zamanda öğreniyor da…

Nâzım Hikmet, başta Memleketimden İnsan Manzarları olmak üzere birçok önemli eserini yaptığı okumaların yanında “Destanımızda yalnız onların maceraları vardır” diye belirttiği halkın farklı tabakalarından insanlarla sohbetleri sonucu, onlardan beslenerek kaleme almıştır diyebiliriz.

Nâzım’ın Bursa Yılları araştırmalarım çok merak ettiğim fakat ulaşamadığım birkaç tanığı saymazsak ilk zamanlarda olduğu düzeyde devam etmiyor. Çünkü yeni çalışmalar yapmak yeni kitaplar kaleme almak için öncekilerden bir süre uzaklaşmanızda yarar var. Ama yakın zaman önce Nâzım’ın hapishane arkadaşlarından, dokumacılar grubundan Mehmet Çorbacı’nın ailesine ulaştım ve onlardan bilgi aldım.

Mehmet Çorbacı’nın ailesine nasıl ulaştınız, ilk görüşmenizde aile sizi nasıl karşıladı ve sizinle arşivlerinden neler paylaştılar?

Daha önce Nâzım Hikmet Kültür Sanat Vakfı’nın arşivinden yararlanarak bulduğum Nâzım’ın kurduğu Bursa Hapishanesi Dokumacılar Grubu’nun fotoğrafında yer alan Mehmet Çorbacı da ulaşamadığım birkaç tanıktan biriydi. Onun hakkında elimde olan tek şey bu fotoğraf karesiydi.

İçinde bulunduğumuz yılın ilk ayında Karamürsel Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Bilgutay Bağdat’ın, Nâzım Hikmet’in Bursa’da yargılandığı eski adliye binası, günümüzün Bursa Kent Müzesi’ndeki çalışma ofisime ziyareti, yıllardır peşinde olduğum Mehmet Çorbacı’yla daha doğrusu onun anılarıyla yüklü oğlu Mustafa Çorbacı’yla buluşmamı sağladı. Bu ziyarette Nâzım’ın yargılandığı binada bulunduğumuzu söylemem sohbeti onun da hemşehrisi olan Mehmet Çorbacı’ya getirdi.

Bu görüşmeden haftalar sonra 24 Şubat 2026’da Kocaeli’nin şirin kasabası Karamürsel’e doğru yola çıktım. Bilgutay Bağdat, beni Mehmet Çorbacı’nın oğlu Mustafa Çorbacı’yla buluşturacaktı. Ben, Nâzım’a dair yeni bir fotoğraf yeni bir belge bulabilir miyim düşüncesi ve heyecanıyla doluydum. Buluşma gerçekleşti. Mustafa Çorbacı elinde büyükçe bir poşetle çıkageldi. Mustafa Çorbacı’nın elinde küçük bir çocuğu korur gibi tutarak getirdiği poşeti görünce bunun çerçeveli bir tablo olduğunu artık daha net anlamıştım.

Bendeki artık nasıl bir heyecan ve refleksse ona “Merhaba” der demez, poşete yöneldim. O da bunu hissetmiş olmalı ki elini poşete geçirip çerçeveyi hemencecik çıkarıp koltuğa bırakıverdi. Gördüğüm ilk şey, Bursa Hapishanesi’nde üretilmiş ahşap kasnakla çevrili tablonun sağ alt köşesindeki Nâzım’ın imzası ve tablonun 1946’ya tarihlendiğini ispatlayan yazıydı. Tablonun askı ipi de hapishanede üretilmişti… Nâzım’ın gün ışığına çıkmamış ve 1980 darbesinden binbir maharetle saklanmış tablosu karşımda duruyordu. Nâzım Hikmet, Mehmet Çorbacı’nın portresini yapmıştı. Bu tablo Bursa ve çevre kentlerde bulduğum 10’u aşkın tablodan biri olarak Nâzım Hikmet araştırmalarındaki yerini almıştı.

Dokumacılar grubuyla Nâzım nasıl bir iletişim kuruyor hapishanede? Onlarla süregelen ilişkisi ve yakınlığı üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le 3,5 Yıl adlı kitabında Mehmet Çorbacı’yı anar ve Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları adlı eseri için şunları söyler:

“‘Memleketimden İnsan Manzaraları’na kimler malzeme vermemişlerdir ki? Yayalar Köylü İbrahim’ler, Çorbacı Memet’ler, Laz Eyüp Ağa’lar, İlyas Kaptan’lar, Balkanlı Muhacir’ler, Azerbaycanlı Şükrü Bey’ler, Galip Usta’lar…   

Memleketimden İnsan Manzaraları, hapishanede her sınıf halka defalarca okunmuş, anlaşılması güç yerler atılıp daha sade, daha açık yazılmıştır.  

Ben çok rastladım, Nâzım okurken dehşetli etkilere kapılanlar, ağlayanlar, iç geçirenler olurdu. Ağlayanlar arasında ben de vardım.”

Nâzım Hikmet gerek Piraye’ye gerekse Kemal Tahir’e maddi destek sunabilmek ama aynı zamanda yoksul mahkûmların cezaevi ağalarının tuzağına düşmelerini önlemek amacıyla koğuş arkadaşı Ertuğrul’un önerisiyle dokuma tezgâhları alıp bu işle uğraşmaya karar vermişti.

İkinci Dünya Savaşı sürmektedir. Ekmeğin karneyle verildiği bu açlık ve sefalet yılları içinde Nâzım, Vehbi, Çorbacı Mehmet’le dokumacılığa başlar. Önceleri çorap dokurlar. Balcı Nuri, cezaevine iplik getirir, dışarıda çorapları satar. Nâzım, çorap işini bırakıp ipek dokuma işine başlayınca tezgâhlar alınır. Fakat bu dokuma ürünler Bursa’da pek gitmez. Nâzım Hikmet, Balcı’yı dokumaları satması için İstanbul’a Ertuğrul Muhsin’e gönderir. Ertuğrul Muhsin de onu, Beyoğlu’nda Ahıskalı Rıza adında, kumaş dükkânı olan birine yönlendirir.

Dokuma tezgâhlarına Adana’dan Raşit Kemali’nin babası iplik gönderdi, dokumaların satışına İstanbul’da Moris Gabbay aracılık etti. Vâlâ Nureddin bir ucundan tuttu, aile efradı, eş dost bir ucundan, didinip durdular satış işinde…

Peki Mehmet Çorbacı’nın bu hikâyede ayırt ediciliği ne, dokumacılar içinde bir kişi olmanın ötesinde gündelik hayatta nasıl bir ilişkileri var ki Nâzım onun resmini yapıyor? Bu resmin bir hikâyesi var mı?

Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’nde birçok badire atlatır. Onun cezaevinde yatan mahkûmlara alternatif bir geçim kaynağı yaratmış olması, bazı cezaevi ağalarının tepkisine neden olur.

Nâzım Hikmet’i öldürme planları yapılır. Ancak onun cezaevinde kurduğu dostluklar, yardımseverliği ve insancıllığı, tüm bu planları boşa çıkarır.

Nâzım’la Mehmet Çorbacı’nın dostluğunun pekişmesi de bu planların yapıldığı döneme denk gelir. Mehmet Çorbacı Karamürsel’de yaşayan mimar yeğeni Zeki Dalay’a, Mustafa Canımoğlu’na (Mustafa Kaptan) ve oğlu Mustafa Çorbacı’ya aktardığına göre Nâzım’la bir süre aynı koğuşta hatta aynı ranzada altlı üstü kalmıştır.

Bazı hapishane ağalarının aldığı karar doğrultusunda Nâzım Hikmet öldürülecektir. Eli bıçaklı bir mahkûm Nâzım’a yaklaşırken, bıçağın havada parlayan yansımasını fark eden Mehmet Çorbacı durumu anlar. Ani bir refleksle saldırganın kolunu yakalayarak müdahale eder ve gerçekleşmek üzere olan saldırıyı engeller.

Mehmet Çorbacı, Dokumacılar Grubu fotoğrafında görüldüğü gibi artık şairin güvendiği sağ koludur. Nâzım Hikmet uzunca bir süre Mehmet Çorbacı’nın hapishanede yaptığı yemeği yer.

Mehmet Çorbacı da nihayet tahliye olup evine geliyor. Sonra neler oluyor, sonrasında kendini nasıl yeniden var ediyor?

Nâzım Hikmet, kardeşini öldürenlere karşı işlediği cinayetle Bursa Hapishanesi’ne giren Mehmet Çorbacı’ya birçok şeyin yanı sıra dokumacılığı öğretir. O, Türkçeyi doğru dürüst okuyup yazamazken şairden Fransızca kelimeler öğrenir.

1930’larda içeri düşen Çorbacı, 1950 affından yararlanıp dışarı çıkar. Karamürsel’de günümüzde Kordon, eskiden bağ evlerinin bulunduğu Dalyan olarak bilinen bölgedeki evinde diğer bir hapishane arkadaşı yazar Orhan Kemal’i sık sık ağırlar. Hapishaneye girmeden önce bağ bahçe bakıp hayvancıkla uğraşan Mehmet Çorbacı tahliye olup Karamürsel’e geldikten sonraki yıllarda üç katlı evinin en alt katına bir dokuma atölyesi açar. Onlarca genç kadın onun açtığı bu atölyede çorap ve perde saçakları dokur. Mehmet Çorbacı, Melahat Çorbacı’yla evlenir ve bu evlilikten tek çocukları Mustafa dünyaya gelir.

Nâzım Mehmet Çorbacı’nın portresini neden yapmış bir öyküsü var mı? Ailesi bu resmi nasıl saklamış? Nasıl muhafaza etmiş?

Elbette var. Nâzım Hikmet’i ölümden kurtaran Mehmet Çorbacı’ya bir vefadır bu resim. Dokumacılar Grubu’nda birlikte harcadıkları mesainin sonsuz bir hatırasıdır…

1977 yılında yaşama gözlerini yuman Mehmet Çorbacı’nın evindeki belgelerin ve kitapların çoğunu 1980 askeri darbesinde imha etmek zorunda kalan aile, babaları ve dünya şairi Nâzım Hikmet’ten yadigâr kalan bu tabloyu gardroplarda, tenha yerlerde 40 yıla yakın bir zaman saklamış. “Şu tabloyu gururla ve korkusuzca eve asamadık ya ona hep üzüldük…” cümlesiyle durumu özetliyordu Mustafa Çorbacı…


© Diken