Hesaplamalarım doğruysa bu mekân sizi 1995'e götürecek
Hesaplamalarım doğruysa bu mekân sizi 1995'e götürecekH
“Nostalji başka şey, zaman makinesi başka… Dr. Emmett Brown’ın öğrencileri olarak biliriz ki, ikincisi geçmişte gezmek değildir, spesifik bir tarihe gitmeyi gerektirir. Behzat, saçların artık Emmett Brown rengine ulaştığından kelli herhalde, 90’ların tam ortasına götürdün beni. Aksaray’ın bu bölgesinin ‘İSKİ’nin arkası’ diye anıldığı yıllara…
Mezeler, mesela ıspanak, taze ama meze listesi kesin 1995. Zaten niye değişsin? Mahalle-sokak arası meyhanesinde 40 çeşit meze aranmaz ki…
O zaman da buralara ‘her milletten’ insan gelirdi. Bazılarından, mesela kendi içinde sorunlu komşulardan biraz daha fazla. Ruh hali tam 1995. Müzik bir ciğerimizi yakıyor, bir elimizi şıklatıyor. Sanki o yılbaşı Gümrük Birliği’ne gireceğiz, bütün efkâr dağılacak… Sanıyoruz. Behçet Necatigil’in orta sınıf ve yoksul evlerine sıkışmış insanları, bir soluk almak için buraya kaçmış, sığınmış ahşap saraya. Kederlisi, gürültücüsü, sessizi, birazdan açılacak olanı, ilk kadehte açılanı… İçiyoruz işte, beraber. ‘Geçer, hepsi geçer elbet; Daralmış gönüller ferahlar. Gelir o eski sabahlar, memleket eski memleket.’ Yine de sabahı beklemeden kalktığımız iyi oldu…
Eksik şu: 55 bin öğrencili İstanbul Üniversitesi’nin en kalaba, en geveze kampüslerinin dibindeki mekânda bir masa olsun öğrenci bulunmaması. Ya da bizim onları seçemememiz. Buralar ‘İSKİ’nin arkası’ iken bir KYK kredisi ne güzel ezilirdi Baran’da…”
Bu satırların bana ait olmadığını anlamışsınızdır. Sadece tırnak içine aldığımdan değil, üsluptan da. Masa arkadaşıma ait. Yok, işi taşerona vermedim. “Birkaç satır da senden yorum alayım” demiştim, kısaltmaya elim varmayınca tamamını koydum. Övünmek gibi olmasın, kendisi pek zeki, espritüel, entelektüel, yıllardır dostluğundan gurur, masa arkadaşlığından keyif duyduğum rindlerdendir.
Ali’yle (Kayalar, 49), eski mesleğim gazetecilik zamanlarımda değil de sonradan, rakı masasında ahbap olup muhabbeti koyulaştırdık.
Kendisi gazeteciliğe devam; Oksijen Gazetesi’nin yazı işleri ekibinden. Benim gibi gazetecilik okumadan gazeteci olanlardan. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Amerikan Dili ve Edebiyatı tahsil etmiş. Farklı zamanlarda aynı çevrelerdeymişiz.
Bu sene meyhanemin ve meyhaneciliğimin 25’inci yılı. Yanlış anlaşılmasın, meyhane müdavimliğimin değil, o sanırım 47’nci yılında. Bugüne kadar hakkımızda çok yazı çıktı ama Ali öyle bir yazı yazdı ki gözlerim dolu dolu, boğazımda düğümle okudum.
Ne zamandır yazmak istediğim meyhanelerden birinde buluşacağız. Ali benim gibi değil, futboldan da anlıyor. Beşiktaşlı. Kibar ama, “İstersen maç yayını olmayan bir yer seç” dedi, ben anlamadım. Pazartesi günü maç mı olur canım? Varmış. Üstelik niyet ettiğim yerde de maç yayını varmış, kapısına dayanınca öğrendim. Dümeni listemdeki Baran’a kırdım.
Aksaray’da Valide Camii Sokak’ta. Aynı sokaktaki Sofra Ocakbaşı’na, bir de az ilerdeki Sinekli Bahçe Sokak’taki Star Ocakbaşı’na gelmiştim, bilirim buraları yani. Ama Şehremini tarafında, Millet Caddesi’nde bir Baran daha varmış, Ali söyledi. Buraları az arşınlamamış öğrenciliğinde.
Baran Ocakbaşı Pub, Baran Otel’in altında. Girişi bağımsız, sokaktan. Kapı tam ortada, iki tarafta da altışar sıra rakı masası dizili. Sol sıradaki son masaya buyur ettiler, sonraki üç sırada yüksek birahane masası, ardında bira musluğunun da bulunduğu banko yer alıyor. Onun arkası da erkek ve kadın tuvaletleri. Bizde bir pisuvar, bir alaturka taşlı kabin, bir lavabo var. İlerleyen saatlerde biraz temizlik sorunu oldu.
Karşı sıradaki masalar meze dolabıyla son buluyor. Dolabın arkasında ocakbaşı mangalı var. Mutfak bodrum katta.
Eskiden içki firmaları masa sandalye bile verirdi, o zamanlardan kalma masa sandalyeler. Tabelaya da rengini veren mavi renkli bira firması yaptırmış zamanında, markası üzerinde duruyor. Pek de sıcak ve rahat bulurum bunları.
Duvarlardaki görsellerin tamamına yakını aynı bira firmasına ait. Tek istisna girişin sağında asılı, çerçeveli Atatürk posteri.
Aydınlatma genellikle tavandan, endirekt. Hem de renkli. Renkler değişiyor. Bazen mavi, bazen kırmızı, bazen yeşil. Müşteriler erkek ağırlıklı olsa da bazı masalarda hanımefendiler var. Aksaray’da epey mekân gezdiğim için hanımefendilerin çoğunun Gürcistanlı olduğunu kolayca tahmin ettim.
Servis elemanları fişek gibi. Hepsinin bir de kod adı varmış, sonradan öğrendim. Ben elimi yıkayıp masaya dönmeden iki şişe bira konmuş bile. Masaya bakan hanımefendiye rakı içeceğimizi söyleyince biralar alındı, ona göre servis atıldı. Ali yolda, beklememe gerek yok, 70’liği deviririz. Bari mezeleri de sipariş edeyim.
Dolabın başına geçmeden tüm salona gözleriyle hâkim olan beyefendinin yanına uğradım. Tahmin ettiğim gibi, patron. Kendimi tanıtıp amacımı, fotoğraf çekmek istediğimi söyledim. “Burada kapitalizm de var, komünizm de, anarşizm de… Hayat kadını da müşteri de eşittir burada. Rahatına bak” dedi. Anladık birbirimizi, daha tanışmadan kaynaştık.
Mezeleri seçeyim, sohbete öyle devam edelim. Çeşitler kısıtlı. Normalde 20-25 kadar olan meze sayısını Ramazan dolayısıyla düşürmüşler. Kimi müşteriler iftarını açtıktan sonra sadece içki içmeye geliyor, dolayısıyla yemek yemiyormuş. Tam bu nedenle ana yemekler de kısıtlı. Kavurma yok mesela, pek ünlüymüş. Eminim iyidir.
Var olanlardan yarımşar söyledim; şakşuka, Arnavut ciğer, ıspanak kavurma, kereviz, haydari. Bir de söğüş tabağı ikram ettiler, çıtır çıtır; salatalık, roka, alabaş… Daha ne olsun. Ali de müşkülpesent değil.
Ramazan Bey (Gündüz, 44), Diyarbakır Kulplu. Dokuz yaşından beri meslekte. Yenikapı’da, o zamanki Karides’te başlamış. Ümit Besenlerin, Coşkun Sabahların, Çakıl Gazinosu’nun olduğu zamanlar.
Bu mekân 45 yıllık, 12 yıldır da Ramazan Bey işletiyor:
“Zeynel Bey açmış burayı, türkü evi olarak da faaliyet göstermiş. Devraldığımda faaliyet durmuştu. Ben yeniden canlandırdım. Altı yıl öncesine kadar daha çok yerli müşteriydi, şimdi karışık. Hatta çoğu Iraklı ya da İngiliz. Erbil’de sorsan, Baran’ı bilirler. Manchester maçı olduğunda İngilizlerden başka müşteri alamadım.”
Maç demişken, maç yayını olmadığının teyidini alıp da oturmuştum. Artık sadece TRT’nin yayınladığı maçlar varmış salonun başında ve sonunda bulunan iki ekranda. Yoksa maç yayını satın almaya güç yetmiyormuş. Hele de bunu müşteriye yansıtmamak istersen, yandın.
Peki, bu uluslararası ün nereden geliyor?
“Kazık yemediklerini anlayınca kulaktan kulağa yayılmış. Buluşma yeri oldu burası. Benim için 500 lira harcayan da, 5 bin lira harcayan da, 100 bin lira harcayan da aynı.”
Kazıktan kasıt, çevredeki pavyonvari yerler olsa gerek. Hanımefendilerle içilen içkilere fahiş fiyat yazılan… Burası şeffaf, herkesin içkisi aynı fiyat.
Tüm bu anlattıklarım daha kadehimin yarısına bile gelmeden yaşandı. O sırada Ali geldi. Levent’ten metroya binip Yenikapı son durakta inmiş, sonrası beş dakikalık yürüyüş.
Ali, Erdek’te büyümüş. O da pek sever meyhaneleri. İçmeyi de tabii. Evrensel’de başlamış gazeteciliğe. Sonra Hürriyet Daily News. Dış politikaya pek hâkim. Ama İsrail ve Amerika henüz İran’a saldırmamıştı biz kadeh tokuştururken.
Joseph Conrad, deniz edebiyatının sevdiğim yazarlarından. Üç Deniz Öyküsü’nü (Can Yayınları/Çeviren Ayça Sabuncuoğlu), Lord Jim’i (İletişim Yayınları/Çeviren Hasan Fehmi Nemli) zevkle okumuştum. Okumadığım Karanlığın Yüreği’ni bizim Ali çevirmiş meğerse. Yok, bunu onun ağzından alamazsınız, araştırınca buldum. Yüzüne vurunca da “Sinan Fişek çevirisinden oku. Ben çevirdiğimde çok gençtim” dedi, bütün tevazusuyla.
Hanımefendilerin sayısı arttı akşam ilerledikçe. Masamızdan sonraki yüksek pub masasına yerleşen iki hanımefendi “Bize votka ısmarlar mısınız?” diye sordu nazikçe, aynı nezaketle geri çevirmeyi başarmışızdır umarım. Ortamda rahatsızlık veren kimse yok. Ramazan Bey’in başarısı belli ki. Sosyalleşmeye gelen hanımefendiler de tıpkı bizim olduğumuz gibi, onun güvencesi altında. Saygınlıklarına halel getirecek hiçbir müdahaleye göz yummadıkları belli.
Mekânın anarşizmi bana göre en çok müzik listesinde belli ediyor kendini. Düzensiz ve kaotik bir seçki. Ben oturduğumda Mustafa Ertürk ‘Düriyemin Güğümleri‘ni söylüyordu. Edip Akbayram’dan ‘Aldırma Gönül‘e, Musa Eroğlu’dan ‘Mihriban’a, Aram Dîkran’dan ‘Ay Dilbere‘ye, oradan ‘Paşam Urfa Sıra Gecesi‘ne, Yudum’dan ‘Yüreği Yaralım‘a, Erkan Ocaklı’dan ‘Çayır Biçiyom Çayır‘a, Ankaralı Namık’tan ‘Hovarda’ya (Bu sırada kalkıp oynayanlar oldu yanlış hatırlamıyorsam), Bawer Taylan’dan ‘Narım Narım‘a geçtik. Bu arada Bawer inanan, emin demekmiş. Baran da Kürtçe’de yağmur. Ramazan Bey’den öğrendim.
Şehremini’deki de Fatih Kadınlar Pazarı’ndaki de (bu içkisiz) akrabalarınınmış. Yani nerede Baran görürsek, Diyarbakır Kulp’la ilintilendireceğiz demek ki.
Bir ara yine Ramazan Bey’in mesaisinden çaldık. Adam hoş sohbet, samimi. Yarımada’nın en çok bira satan noktasıymış burası. Ama burada bile düşmüş işler. Artan girdileri müşteriye yansıtamayınca cepten gitmeye başlamış. Buna rağmen müşteri de eskisi gibi harcayamaz olmuş. Kirasına inanamadım zaten. Ne olacak bu meyhanelerin hali?
Her gün 10:00’da açıp 05:00 gibi kapatıyorlarmış. Personel izin yapsın diye kandillerde kapalı. Söylediği gibi, fiyatları makulde tutuyorlar. Bira 160, 35’lik bin 300, mezeler 200-400 arası, paçanga, sigara böreği 200, patates 160, Adana-Urfa 450, kuzu şiş 600, sac tava 700 lira. Biz kuzu şiş ve Adana yedik, şikayetçi değiliz.
Battaniye’den bahsetmeden olmaz. Çok zarif. O da masanıza yanaştığında talepkâr değil, başını okşasanız yeter. Zaten ciğerle, pirzolayla besleniyormuş.
Biz rakımızı yarılamadan mekân dolmuştu. Hatta şişemiz biterken epey bir sirkülasyon da oldu. Neyse ki işlerin zayıf hali buymuş.
Ekip fotoğrafı da çektirdik elbette.
Bitti rakımız. Hesap 4 bin 100 lira.
Ödedik, çıktık dışarı. Ama sanki içesimiz de var. “Gel” dedim Ali’ye, yandaki Sofra’ya çıktık. Bir-iki masa kalmış. Birer kadeh rakı, Malatya peyniri. Ayva da ikram geldi.
Yine güzeldi bütün akşam. Yalnız içimde bir kurt, Ali olsaydım nasıl yazardım bu akşamı?
Bizim bu Spotify’daki Meyhane Köşesi listemiz 5,5 saate dayandı. Çok ciğergâh şarkılar da ekledik.
Orhan Kemal Bey (Sakınç), “Hep güzelleme olacak değil ya. Böylesi de var” deyip Denizli yöresinden ‘Evlerinin Önü Bulgur Kazanı‘ türküsünü göndermiş. Türkü şöyle devam ediyor:
“Herkes sever okuyanı yazanı oğlan, yazanı…
Kimse sevmez meyhanede gezeni oğlan, gezeni…”
Açık sataşma var ama olgunluk bizde kalsın. Bari Özay Gönlüm (1940-2000) gömsün bizi.
