menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Muhammed İkbal: “Aşk, Dert, Amel”…

16 0
18.02.2025

“Benim yaşamım sade, inançlı bir yaşam. Kalbim, dilimle uyum içinde. İnsanlar riyakârlığa saygı gösteriyor ve övüyor. Ben, riyakârlıktan elde edilen ün, saygı ve bağlılıktansa, unutulmuşluk içinde ölmeyi ve kimsenin ardımdan ağlamamasını tercih ederim. Kamuoyu çılgınları, beğenilmiş ve saygınlıklarının kabalığını, dini ve ahlaki iktidarın arzusuna göre hareket ederek yaşamlarını sürdürenlere bağışlasınlar. Ben, insan zihninin doğal özgürlüğünü ezen tüm gelenek ve göreneklere saygı gösterecek kadar alçak değilim.”

“Devletler şairlerin kalbinde doğar, politikacıların ellerinde büyür ve ölürler.” demişti Muhammed İkbal bir zamanlar. Bunun ne kadar doğru söylenmiş bir söz olduğunu günümüzde yaşananlara bakarak hemen, çekincesiz onaylayabiliriz. Yüzümüzü nereye çevirirsek çevirelim büyük ideallerle, parlak insanlık söylemleriyle kurulmuş devletler bizatihi insanı öğüten, idealleri paramparça eden bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Kan, gözyaşı, yoksulluk, açlık, sefalet… ne katar kötü varsa tekmili birden hayatın içinde. Umutsuzluk, kötümserlik, kötücüllük… İnsanı hiçleştiren, belli gurupların çıkar ve menfaatleri için dünyayı kandan bir deryaya çeviren sistemin küresel dolaşımını görüyoruz. Şeytan küresel dolaşımda…

İkbal’in kendisi de yıllar boyu bir devlet kurulabilmesi için çabalayıp durmuştu. Özgür, haysiyetli, kimseye muhtaç olmayan, ahlaklı, inceliklerle dolu bir devlet. Hindistan Müslümanlarının bağımsızca yaşadığı… Şairdi… Derin bir vicdan… Bağımsız, bağlantısız çarpan bir yürek… Varlığında bütün insani hasletleri toplandığı bir benî âdem. Şiirleri, mısraları, cümleleri ateşîn bir gönülden çıkıyor. Bir alev gibi. Kor bir alev… Şiirleriyle hem gönülleri dağlıyordu hem insan olmanın yüce sorumluluğuna davet ediyordu insanı hem de Şiirleriyle bağımsız bir devlet kurmaya çağırıyordu Hindistan’daki Müslümanları. Nitekim Pakistan’ın kurulmasıyla son bulan bir süreçti bu. En güzel duygularla, heyecanla kurulan her şey gibi Pakistan da nice hayal kırıklıklarına yol açtı. Acaba hayallerin, düşlerin gerçek olduğunda anlamsızlaştığının, büyüsünü yitirdiğinin farkına vararak mı söylemişti yukarıdaki sözü Allame İkbal? Kim bilir?..

İkbal’in mücadelesi yalnız Pakistan’la, kendi sınırlarıyla, kendi insanıyla sınırlı değildi. Bütün insanlığın iyiliğiydi emeği. Hindistan’da İngiliz emperyalizmine karşı verdiği mücadele bir göstergedir. Her türlü sömürüye karşıtlığının bedihi göstergesi… İstiklal Mücadelesi döneminde Anadolu’ya da büyük destek verdi. Bu zor dönemlerde kendi zorluklarını, yoksulluklarını düşünmeden milyonlarca sterlin toplayıp Anadolu’ya gönderdi. Karşılık beklemeyen bir vefa… Evet, Mehmet Âkif de Milli Mücadele Döneminde muazzam vaazlarla, yazılarla, şiirlerle mücadeleye destek vermişti. Alın teri dökmüştü bu yolda. Yollar aşındırmıştı bir baştan bir başa… Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda onun payına da gönüllü sürgünlük düştü, yokluk, sefalet, vefasızlık… Ne kadar da birbirlerine benziyorlar değil mi? İkbal ve Âkif… İkisi de sözün ateşiyle sinemizi yakanlardan, şiirleri ok gibi yüreğimize saplananlardan… Âkif Türkiye’nin İkbal Pakistan’ın Milli Şairi oldu. Dürüst, şahsiyetli, vatansever, haysiyetli kişiliği sadece Müslümanlar arasında değil Hintliler arasında da sevilmesine, sayılmasına, düşüncelerine değer verilmesine sebep…

Muhammed İkbal’i yukarıdaki yönüyle yada tek bir yönden değerlendirmek olası değil. Ona haksızlık olur. Kürşat Atalar’ın Sembol Şahsiyetler kitabında Ali Şeriati’den alıntıladığı sorudaki gibi “asrımızın en büyük düşünürü mü?” yoksa modern eğilimleri yüksek biri mi? Acaba aklın yerine aşkı öneren bir sufi mi? Toplumuna duyarlı politik bir şahsiyet mi? Batı düşüncesiyle İslam’ı uzlaştırmaya çalışan bir sentezci mi? Ya da özgün bir........

© dibace.net