menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Melida TÜZÜNOĞLU: “Çelişkilerimiz Üzerine Daha Çok Düşünmek İçin Yazıyorum…”

7 9
27.02.2026

Geçtiğimiz yıl “Her Şey Konuşacak” adlı romanınız yayımlandı. Hayırlı olsun, okuru bol olsun. Adından kapağına, kurgusundan kahramanlarına ilginç bir kitap “Her Şey Konuşacak”. Romanın baş kahramanlarından biri ve anlatıcısı bir elbise. Genelde öykü ve romanlarda hayvanlar konuşturulur, bu karakterler eserde yer alır. Sizin romanınızda söylediğimiz gibi ana kahraman da anlatıcı da bir elbise. Bir çocuk elbisesi… Nedir bunun sebebi? Bahseder misiniz “Her Şey Konuşacak”tan?

2000’li yılların başında yayınlanan öykülerimde, halihazırda karakterlerle ve hikâye anlatımıyla ilgili deneysel çalışmalar yapıyordum. Romanlarımda da bu üslup devam ediyor. Diğer yandan, ilgi alanlarım ve aldığım eğitimle ilgili konular doğal olarak yazma pratiğimin bir parçası oluyor. Moda tasarımı ve sanatla ilgileniyorum; ancak bunları görme biçimim, içselleştirdiğim ve artık üzerine düşünmeden ‘kendiliğindenmiş’ sosyolojik metotlar üzerinden oluyor. Örneğin, bir kıyafet tasarımına baktığımda, salt beğenme üzerinden değerlendirmiyorum. Hangi döneme referansla, nerede ve ne şartlarla üretildiği, hangi kumaşların kullanıldığı, nasıl ve kime pazarlandığı, orijinal mi taklit mi olduğu gibi sorular üzerinden refleksif biçimde analiz ediyorum. Bu da beni farklı toplumsal ve politik meselelere götürüyor. Benim kontrolümde olan bir şey değil bu; hayatımı da hiç kolaylaştırmıyor. Fakat sürekli yeni bir şeyler öğrenmeme vesile oluyor, ki en sevdiğim şey.

Konuşan kıyafetler fikrindense, bana ilk olarak yayıncım Kemal Egemen İpek bahsetti. Onun aklındaki o maceradan maceraya atılan kıyafetleri yazacağımı gerçekten hayal etti mi bilmiyorum, ama sonuç olarak Her Şey Konuşacak gibi günümüz sorunlarını tartışan, yani Britanya’da kömürle çalışan buharlı makinelerin icadının, 19. yüzyılda Angora keçilerinin ve günümüzde Aral Gölü’nün sonunu nasıl getirdiğini anlatmaya çalışan bir roman çıktı ortaya.

Romanınız hem içerik hem kurgu açısından salt roman olarak değerlendirilemez diye düşünüyorum. Bilindik anlamda bir roman kurgusu ve anlatısı yok kitabınızda. Kimi yerlerde sosyoloji, kimi yerlerde iktisat, kimi yerlerde tarih, kimi yerlerde psikoloji… metni okur gibiyiz. Romanda Absürd, distopik, gerçekçi, ironik, sarkastik bütün anlatım tarzlarını görebiliyoruz. Moda endüstrisinin yarattığı kültürel, ekolojik, bireysel, toplumsal aşınmaları, yıkımları anlatıyorsunuz. Neden bu konuyu anlatma gereği duydunuz? Neler söylersiniz?

Çelişkiler bana hep çok çekici gelmiştir. Hem bireysel hem toplumsal çelişkiler, beraberinde adaletsizlikleri getirir. Adaletsizlik de belli bir ahlaki seviyesi olan insan için can acıtıcıdır ve dile getirilmedir. Ancak, adalet kavramı, düşünen, meseleleri farklı boyutlarda ve katmanlarda değerlendirebilen insan için oldukça zorlayıcı bileşenlere sahip.

Hayat dümdüz bir yol değil. Medeniyet tarihine bakınca korkunç adaletsizliklerle karşılaşıyoruz; ama bir o kadar da harika eserlerle çevrilmiş ve mucizevi buluşlar yapılmış. Üzülelim mi, ağlayalım mı, gururlanalım mı, sevinip şükredelim mi… Biz de ne yapacağımızı bilmiyoruz. Küçük bir örnek vermek gerekirse, Avrupalılar kakao plantasyonlarını ele geçirdiğinde sömürgecilik tarihinin en bilinen zulümlerini gerçekleştirdiler. Fakat o esnada kakaoyu toza ve kakao yağına dönüştürüp, çikolata elde etmeyi de başardılar.

Şimdi biz olan bitene elbette karşı çıkıyoruz; Avrupa ülkeleri tarihte yaptığı yanlışlardan dolayı özür diliyor, ki yakın geçmişte Hollanda köleliğe katkıda bulunduğu için ve Danimarka da Grönland’dan kadınlara doğum kontrolü uyguladığı için özür diledi. Usule uygun bir şey özür dilemek. Fakat sorunları çözmüyor. O çikolatalar üretiliyor ve tüketiliyor. İşte bu yüzden, bu konuları anlatma gereği duyuyorum. Çelişkilerimiz üzerine daha çok düşünmek için.

Küçük kahramanımızın Fatoş’un öğretmeni Şükran Hanım ve aynı sınıfta öğrenci Yasemin’in babaannesi üzerinden eğitim sistemine ciddi eleştiriler getiriyorsunuz. Burada babaannenin eski ve rengi atmış pardesüsü de bir roman kahramanı gibi. Babaannenin öğretmene pahalı hediyeler alması nedeniyle öğretmenin toruna torpili… “İlkokul, Türklerin en büyük çilelerinden.” diye bir cümle de var romanda. Elhak doğru. Ben bu bölümleri okurken kendimizi modern Avrupa ile karşılaştırdım ve ne kadar geri durumda olduğumuzu gördüm. Tüketme konusunda Avrupa’dan eksik kalmıyoruz ama sistem olarak çok gerilerdeyiz. Neler söylersiniz bu hususlarla ilgili?

Fatoş, mümkün olduğunca adil fakat kapalı ortamda büyüyen bir çocuk. Ancak okula gittiğinde, yani toplumun küçük bir ‘örneklem’i olan okulda, farklı davranış biçimleriyle karşılaşıyor. Dolayısıyla adaletsizlikle erken yaşta tanışmasına ve derin bir hayalkırıklığı yaşamasına da okulu ve öğretmeni vesile oluyor. Bu demek değil ki, her öğretmen çıkar peşinde koşar, çocuklara haksızlık eder ve saire. Kitabımda böyle bir genelleme yapmadığım gibi, öğretmenleri de zan altında tutmayacağım.

Okul hayatım boyunca çok iyi, verici, faydalı öğretmenlerim oldu. Buradaki mesele daha çok sistemle ilgili, ki ciddi bir kısır döngü içinde. Ama her şey birbirine o kadar bağlı ki, yani ekonomi iyi olacak, demokratik ortam iyileşecek, öğretmenler iyi yetişecek, çalışma şartları düzelecek, eğitim/öğretimin içeriği güncel şartlara uyarlanacak gibi. Olağanüstü bir eşitsizlik içinde yaşayan bir toplumda okul ekosisteminin bir mucize yaratmasını beklemek fazla nahiflik olur elbette.

Önceki soruda andığımız ana kahramanlardan Fatoş ilkokulu yeni bitirmiş bir öğrenci. Başarılı, takdir belgesi alıyor. Mezuniyette kendine okulun ilk yıllarında öğretmeninin attığı tokadın intikamını alıyor. Fatoş yaşının çok üzerinde. Güncel ve tarihi malumatlar Onun üzerinden veriliyor okuyucuya. Onun çocuk gözleriyle büyüklerin dünyasına bakınca insanın kazanma hırsının, farklı görünme ihtirasının kapitalizmle birlikte hayatımızı nasıl allak bullak ettiğini büyüdükçe nasıl da menfaatperest olunduğunu, insanın çıkarları için her türlü dümeni çevirebilecek makineler haline nasıl geldiğini görebiliyoruz. Fatoş karakterini nasıl oluşturdunuz? Bir ilkokul çocuğuna bu kadar bilinç yüklenir mi diye düşündüğünüz oldu mu? Fatoş sizin çocukluğunuzla bir bağlantısı var mı?

Fatoş’un kendi çocukluğumla bağlantısı kısmen var tabii. Ben de her zaman başarılı bir çocuktum; hatta kendimi okulda gerçekleştirebilen biri olduğumu fark etmem çok zamanımı almadı. Ancak yüksek lisans eğitimi aldığım dönemde, akademide kalmanın herhangi bir şirkette çalışmaktan içerik olarak çok da farklı olmayacağını keşfettim.

Belli bir konuda uzmanlaşmam bekleniyordu. Hiçbir konuda uzman olmama riskini aldım ben; çünkü her şeyi ama her şeyi öğrenmek istiyorum, fakat beynim, aklım, zihnim kendi taleplerini gerçekleştiremeyecek kadar aciz; ama bunu isteyecek kadar da cüretkâr. Fatoş’un olgunluğu ve daha iyisini arama arzusu bende de olan bir şeydi; ancak Ankara bağlantısı, Beypazarı’ndaki konak ve Angora keçileriyle örülü aile geçmişi kurgu. Bilgiye -ve tabi dezenformasyona- erişimi bu kadar kolaylaşmış nesil için, bu bahsettiğiniz bilinç, az bile. Benim çocukluğum böyle bir bilgi çağında geçseydi, bambaşka biri olurdum herhalde.

Romanınızda yer alan nesneler hatırlıyor, hatırlatıyor, konuşuyor, anlatıyor. Nesnelerin bir hafızası bir dili var mı? Ya da nesneler bizimle nasıl konuşur?

Nesneler konuşur mu konuşmaz mı bilemiyorum; metafizik ve ezoterik yanım hiç yok. Ama konuşurlarsa -öyle ya da böyle- insanı -kendi aynalama kapasitesinden dolayı- değiştirecekleri kesin. Örneğin ChatGPT gibi yapay zeka programlarının, insanın konuşma ve düşünme biçimini değiştirdiği ortaya çıktı.

Öyle enteresan ki, bu tür yazılımlar olmadan önce akademisyenlerin Youtube’a yüklediği derslerle, son dönemde yüklenen derslerin cümle yapılarına bakılıyor. Ve hocaların dersi aktarırken yapay zekanın kurduğu türden cümlelere yaklaştığı görülüyor. Bu gerçekten de trajikomik bir bulgu.

Yazarken dille uğraşan, dilin sınırlarında dolaşan bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu hissediyorum. “Vuhuuuu, hoşçakaaalıınnnn, şşşşşşşşş, par-de-sü, tak ve tak ve tuk ve tuk, kooooohhhhhh, tippp pipppp fıısss ve sssorrr, gaaaaaargghh” gibi seslere, yansıma kelimelere ve yabancı dillerdeki cümlelere romanınızda yer veriyorsunuz. Bunun herhangi bir neden var mı? Neler söylersiniz hem roman dilinizle hem de genel anlamda dile bakışınızla ilgili?

Benim kafamda sıkıcı konuşmalara ve çıkarımlara yer yok. Uzun uzadıya tasvirlere, bilgiç laflara ve kesin yargılara da yer yok. Sorular sormak, kelimeler arasında özgürce dolaşmak, seslerin ve dilin müziğinin tadını çıkarmak istiyorum yazarken.

Romanı okurken Angora keçisinin Anadolu’dan Avrupa’ya götürülüşünü, orada yetiştirilmesi ve tüyünden çok kaliteli kumaşlar üretilmesine şahit oluyoruz. Dünyaca ünlü İngiliz modası bu ayrıcalığını moheri denen tiftik keçisinin yününden elden edilen kumaşlarla sağlıyor bir anlamda. Bir taraftan da doğayı hoyratça kullanma ve canavarca tüketimden dolayı Aral Gölü yok oluyor. İngiltere’de yüzlerce yıl önce seçkin bir ailenin çocuğuna dikilen elbise sonunda Anadolu’ya dönüyor. Burada bir kız çocuğunun giysisi oluyor. Bu duruma kültürlerarası dolaşım diyebilir miyiz? Neler söylersiniz?

Kültürlerarası etkileşim elbette var ama burada anlatmaya çalıştığım şey, küreselleşme adı altında her şeye her an ve her yerde ulaşabilme duygusunun, aslında yerleşik bir hiyerarşinin sonucu olduğuydu. Yani, küreselleşme üçüncü dünya ülkelerini Kıta Avrupası’yla eşitlemiyor; görünürde Avrupa ülkelerinde olan bir ürün yoksul ülkede de bulunabiliyor, bu da tüketicilere yapay bir erişebilme yetisi veriyor. Fakat, burada oyunun kurucusu da kazananı da hep tepedeki oluyor. Çünkü yerelin kültürel mirası aşınıyor ya da yok oluyor. Bu da kimliklerin flulaşmasına ya da domine eden gücün altında ezilmesine neden oluyor.

Angora keçilerinin yok olması büyük bir travma, büyük bir kayıp. Anadolu’nun hem ticari hem kültürel değeriydi sof kumaşları. Belki günümüzde 16. yüzyıldaki haliyle devam etmeyebilirdi, başka şekillerde üretim yapabilmeliydik. Avrupalılar keçilerimizi kaçırıp farklı farklı coğrafyalarda yetiştirmeye çalışıyor; ve en sonunda Güney Afrika’ya uyum sağlıyor keçiler. Şu an Güney Afrika en büyük moher üreticisi konumunda.

Moher kelimesi, mukhayyar’den geliyor; Anadolu’da Anagora keçisi yünü için mukhayyar kelimesi kullanılıyor. Özetle, yine kültürel ve ticari hegemonya konusuna dönersek, dünya giderek daha da küçülüyor. Belki şimdilerde karbon emisyonlarını dip noktaya taşımayı başaran İsveç, doğası ve temiz havasıyla mutlu; fakat bir gün Aral Gölü’nün mesela İsveç’in hızlı moda markaları yüzünden yok olmuş olması İsveç’i de etkileyecek. O zaman belki bir şeyler değişecek, hala Mars’ta yaşam mümkün olmazsa.

Melida Hanım “Her Şey Konuşacak” da kahverengi çok rastladığımız bir renk. Bu renk toprak rengine benzediğinden yaratıcılığı, bolluğu, bereketi, doğruluğu simgeler. Aynı zamanda dürüstlük ve samimiyeti de… Siz kahverengini neden kullandınız romanınızda? Sizin kahverenginiz yukarıda söylediklerimizi simgeliyor mu?

Renkler üzerine araştırmalar yaptım ve çok düşündüm. Örneğin beyaz rengin temsil ettiği şeylerin de tahlil edildiği bir yer var romanda. Beyazlık, saflık mı gerçekten. Üç beyazlar, un şeker tuz vs. diye gidiyor, hatırlarsanız. Sonra moda ve sanat tarihinden renkleri de kullanmak istedim Yves Klein mavisi, Schiaparelli pembesi ve saire gibi. Ardından bunun biraz amacımı aşacağını düşünüp çıkardım. Kahve’ye gelince…

Kahve Osmanlı’dan bu yana hayatımızda ve bir renge ismini verecek kadar mühim bir yer edinmiş. Asıl konu bu. Renge ismini veren bir mahsul. Burada kahvenin tarihi üzerine Pera Müzesi’nde gerçekleşen ‘Kahvenin Kırk Yıllık Hatırı’ sergisini önermek isterim.

Romanda toplumun, kültürün kadın/erkek anlayışı, cinsiyetçilik konusu da işleniyor. Fatoş’un ev hanımlığını seçen annesi ve iş kadını teyzesi Ruken karakterlerinde söylediğimiz hususu görebiliyoruz. Ayrıca erkeklerin her ortamda kadından önde olmaları ironik şekilde dile getiriliyor. Neler söylersiniz kadın/erkek ilişkileri hakkında?

Kadın ve erkeklerin biyolojik olarak eşit olmadığı aşikar; ancak kadınların tarih boyunca kültürel ve sosyal kazanımlarının ve mücadelesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu mücadele elbette devam etmeli, olmuş bitmiş bir şey yok ortada. Yalnızca Türkiye özelinde değil, küresel ölçekte yapılacak çok şey var.

Epstein skandalında da gördüğümüz gibi, çok-boyutlu bir olgu da olabiliyor, tarihsel ve kültürel kodların sonucu olarak ve hukuki önlemler alınmadığı için de mevcut durum yaşanabiliyor. Erkeklerin biyolojik ve kültürel ‘üstünlüklerinin’ anlamının kalmadığı bir dünyada, toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl şekilleneceğini ben de merak ediyorum ama öyle bir dünya göremeyebilirim herhalde.

Romanın bence önemli kahramanlarından biri de küçük bir terzihanede çok kaliteli, el işi kıyafetler diken terzi Lady Everest. Everest romanda çok yer almıyor ama makine ve teknolojik aletlerin mekanik üretimi geleneksel üretimi temsil ediyor. Seri üretimin yerine ayrıca üç dört elbise dikebiliyor. Geleneksel, el emeğine dayalı üretimin makine üretimi karşısında yenilmesi hangi sonuçlara yol açtı? Neler söylersiniz?

Makineleşme ve plastikleşme hayatımızı çok kolaylaştırdı. Ama ellerimizi ve zihnimizi de serbest bıraktı. İnsan elleriyle üreterek, kafasıyla düşünerek, diğerleriyle organize olarak ve bedenini kullanarak binlerce yıl hayatta kalmış.

Genlerimizde olmayan bir şey makine. Dikiş makinesiyle elbise dikmek, şimdiden fazlasıyla nostaljikleşmiş bir şey. Avcı toplayıcıyken obsidyenle hayvan derileri yüzüp kıyafetler yapmışız, sonra dikiş makinesiyle elbiseler dikmişiz, şimdi bizim için günde 10.000 adet giysi parçası üreten ultra-hızlı moda şirketleri var. Üreticiyiz, ama en çok çöp üretiyoruz. Bundan 100 bin yıl sonra insanın neye dönüşeceğini çok merak ediyorum.

Yaşadığımız neoliberal kapitalist dünyanın insan için çok şeffaf, çok cici, çok insancıl, çok özgür, çok özgüvenli mükemmel bir çerçeve oluşturduğu iddiasıyla karşı karşıyayız. Sitem her şeyi kendi boyasıyla boyuyor. Kendine en büyük muhalif Che Guevara’nın tişörtlerini satarak onu bile metalaştırıyor. Makyajlar silindiğinde büyük çirkinlikle karşı karşıyayız. Giyim kuşam için dünyanın bütün kaynakları hoyratça harcanıyor. İnsanlık plastik yiyip içiyor. Egemenler daha çok para kazanmak için dünyamızı mahvediyor. Yirmi dört saat reklam bombardımanıyla karşı karşıyayız. Neonlarla aydınlatılmış cıvıl cıvıl vitrinlerin arkasında kaba, nobran, öfkeli bir anlayış var. Cicili bicili giysileri, yiyecekleri üreten, sarayları, plazaları inşa eden emekçiler karnını zor doyuruyor. İnsan doğal varlık değil artık. Doğa da plastikle kendi sahtesini üretiyor. Markalar insani köleleştiren en büyük diktatörler aslında. Bu çevrimden kurtulmak, bu kuşatmayı yarmak mümkün mü sizce? Ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız bu kötülüğe karşı?

Günümüzde her insanın vücudunda bir plastik kaşık oluşturabilecek kadar mikro-plastik dolaşıyor. Çok korkmamıza ve yadırgamamıza rağmen bu minik partiküllerin bize nasıl zarar verdiğini henüz bilmiyoruz; ama örneğin demans hastalarının beyinlerinde daha çok partikül bulunduğu biliniyor. Gerçi bunun da, demanslı hastaların beyinlerinin gözeneklerinin sağlıklı beyinlere göre daha geniş olmasından mı kaynaklandığı çözülmüş değil.

Çok bilinmeyenli bir denklem içindeyiz. Plastik kullanmamak bir çözüm gibi duruyor; ama imkânsız. Bu satırları size polyester kumaşla kaplanmış bir sandalyeye oturarak, ne olduğunu bilmediğim bir kompozit maddeyle kaplanmış ahşap masanın üzerine koyduğum plastik malzemeli bir klavyesi olan bilgisayarla yazıyorum. Tüm bu malzemeler cam, demir, çelik vs gibi sağlığa daha az zararlı şeylerden yapılsaydı daha iyi bir dünya mı olacaktı? Bazı soruların kesin cevabını bulamıyoruz; daha fazla araştırmak ve daha iyisini başarmak için herhalde. 

Yazar ve kültür yöneticisi Melida Tüzünoğlu, Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji ve Film Çalışmaları okudu.

Avusturya/Macaristan’da Central European University’den Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji alanında yüksek lisans derecesini aldıktan sonra, Hollanda’da Universiteit Maastricht’te Avrupa Çalışmaları alanında ikinci yüksek lisansını tamamladı.

Norveç Kraliyeti Büyükelçiliği’nde Sanat ve Kamu Diplomasisi Danışmanı ve Alman Kültür Merkezi’nde bir kültür-sanat projesini yöneticisi olarak çalıştı.

Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım adlı romanı Yapı Kredi Yayınları;

Ambulansla Dünya Turu (idefix.com 2011 En İyi İlk Kitap),

Annem Bir Robot Doğurdu ve Cimri Cömert başlıklı kitapları April Yayıncılık tarafından yayınlandı.

Tüzünoğlu ayrıca, 2017 yılından bu yana VOGUE dergisinde düzenli olarak sanat ve tasarım alanında yazıyor.

X'te paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) X

Facebook'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Facebook

WhatsApp'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) WhatsApp

Telegram'da paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Telegram

Tumblr'da paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Tumblr

Pinterest'te paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Pinterest

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha sonraki yorumlarımda kullanılması için adım, e-posta adresim ve site adresim bu tarayıcıya kaydedilsin.

Beni sonraki yorumlar için e-posta ile bilgilendir.

Beni yeni yazılarda e-posta ile bilgilendir.

Δdocument.getElementById("ak_js_1").setAttribute("value",(new Date()).getTime())

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Dibace.Net'e abone olmak ve yeni yazılar yayınlandığında e-posta ile bildirimler almak için lütfen e-posta adresinizi girin.

İçimizdeki Susmayan Gölge

Mr. And Mrs. Yufkayürekli

Haşr Günü Altını ve Gümüşü Biriktirenlere Lanet Olsun!..

Eğilmeden Yükselmek: Karakterin Makama Üstünlüğü…

AYŞE TURKAY YİĞİTOn Mr. And Mrs. Yufkayürekli

Mr. And Mrs. Yufkayürekli

İrfan PAKSOYOn Hüseyin Dedem

Sefer AkgülOn Hayal Gücü ile Gerçeklik Arasında: Kelimelerin Terbiyesi…

Hayal Gücü ile Gerçeklik Arasında: Kelimelerin Terbiyesi…

selim tunçbilekOn Gerçekleşmeyen Bir Rüyanın Peşinde Ülkücü Bir İttihatçı: Çalık Köylü Mustafa

Gerçekleşmeyen Bir Rüyanın Peşinde Ülkücü Bir İttihatçı: Çalık Köylü Mustafa

Ayşe Turkay YiğitOn Süreyya…


© dibace.net