menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Müslüman Dünyanın Geri Kalmışlığı Üzerine: Bir Kitap Değerlendirmesi

53 0
22.03.2026

İZLE Çavuşesku’nun Termometresi 2’li Görüş İki Savaş Bir Yazar Cumhuriyet’in Edebiyatı Varsayılan Ekonomi Yakın Tarih Tümünü Gör

Çavuşesku’nun Termometresi

Cumhuriyet’in Edebiyatı

OKU Yazılar Röportajlar Çeviriler D84 INTELLIGENCE Asterisk2050 Yazarlar Kitap Yorum

D84 FYI Hariçten Gazel ABD Gündemi Avrupa Gündemi

Müslüman Dünyanın Geri Kalmışlığı Üzerine: Bir Kitap Değerlendirmesi

“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördümDolaştım mülk-i İslâmı bütün virâneler gördüm.”Ziya Paşa

On dokuzuncu yüzyıl sonu itibariyle Osmanlı entelektüel ve devlet adamlarının gözlerinin önünde reddi gayri mümkün, eğilip bükülemeyecek yalın bir gerçek duruyordu. Müslüman dünya ile Batı arasında hemen hemen her alanda çarpıcı bir güç dengesizliği vardı. 

Ziya Paşa yalnız değildi. Ondan önce, onunla aynı zamanda ve ondan sonra daha birçok devlet adamı ve entelektüel aynı gözlemi yaptı, yapacaktı. Hem de her tarz-ı siyasetten. Bu isimlerin bir çoğu salt gözlem yapmakla da yetinmedi. İki dünya arasındaki çarpıcı dengesizliğin sebepleri üzerine kafa yordu, açıklamalar getirdi, çözümler sundu. Bu isimler arasına kimler girmedi ki? Said Halim Paşa’dan Mehmet Akif’e, Sabri Ülgener’den Sencer Divitçioğlu’na, İsmail Cem’den Timur Kuran’a, onlarca keskin zeka…

Bu listeye adını en son yazdıran Ahmet T. Kuru oldu. Aslı 2019 yılında Cambridge University Press tarafından, Türkçesi Ayrıntı Yayınevi tarafından Mehmet Akif Koç çevirisiyle yayımlanan Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment (İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık) başlıklı kitabıyla. 

Kitap büyük bir soruya cevap arayışında. Müslüman çoğunluklu ülkeler neden daha fazla şiddete meyyal, daha az demokratik ve sosyo ekonomik olarak daha az gelişmiş? Kuru’nun sunduğu çok katmanlı nedensel açıklama özetle aşağıdaki gibi.

Bugünkü halin zıddına Müslüman dünya bir dönem çok daha farklıydı. Özellikle sekizinci ve on ikinci yüzyıllar arasında. Etnik ve dinî bakımdan çoğulcu bir toplumsal yapı, canlı bir entelektüel ve felsefî hayat, bilim, tarım, şehirleşme ve ticarette kaydedilen ilerlemeler. 

Bu canlılık uluslararası ticarette etkin tüccar bir sınıfın varlığı, ulemanın mali ve kurumsal bağımsızlığı ve devletin filozoflara ve bilim insanlarına sağladığı himayeyle kaimdi. Ancak onuncu yüzyıldan itibaren Şii devletlerin yükselişi, Sünni ortodoksinin oluşumu, tarımsal verimliliğin düşmesi ve ikta sisteminin yayılması gibi bir dizi gelişme İslam’ın “altın çağlarını” mümkün kılan şartları aşındırdı. On ikinci ile on dördüncü yüzyıllar arasında birbiri ardına gelen istilalar bölgenin güvenlik krizini derinleştirdi ve devletin askeri yönelimini güçlendirdi. 

Orta Doğu’nun kaderini çizen gelişme ise bu dönemde devlet ile ulema arasında kurulan ve derinleşen ittifak oldu. Zira bu ittifak filozofları devlet himayesi dışında bıraktı ve zamanla Müslüman siyasi topluluğun dışına itilmelerinin yolunu açtı. Tüccarlar ise ekonominin daha askeri bir karakter kazanmasıyla, aynı yüzyıllarda güçlenen Avrupa tüccarları karşısında uluslararası ticaretteki rekabetçi konumlarını kaybetti. 

Aynı dönemde yayılan tasavvufi din anlayışı ve Sasani siyaset düşüncesi bu dönüşümü kolaylaştırdı. Sasani siyaset düşüncesinin din ile devleti ayrılmaz gören yaklaşımı ulema-devlet ittifakına meşruiyet sağladı. Aynı düşünce, tüccarlara daha düşük bir toplumsal statü biçti ve ticaret üzerinde caydırıcı bir etki yaptı. Tasavvuf ise felsefenin rasyonalist yönünü zayıflattı ve onun yerini mistik eğilimlerle doldurdu.

On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Müslümanlar hâlâ Osmanlı, Safevî ve Babür gibi büyük imparatorluklar kurabiliyordu. Ancak önemli bir farkla. Bu imparatorluklar, Müslüman dünyanın daha önce sahip olduğu entelektüel ve ticari canlılığı yeniden üretmeyi başaramadı. Devlet desteğini arkasına alan ulema sınıfı felsefenin yeniden canlanmasını engelledi. Hatta matbaanın kabulunu geciktirerek okuryazarlığın kitleler arasında yayılmasını sınırladı. Önceki yüzyıllarda zaten zayıflamış olan tüccarlar da devletin yabancı tüccarlara tanıdığı kapitülasyonlar ve ticaret imtiyazları ile daha da zayıfladı. Ulemanın ise bu gidişatı tersine çevirebilecek bir girişimi olmadı. Tersine,........

© Daktilo1984