Bre hödükler!
Kuramsal kitaplarım, çevirilerim, kendi inşa ettiği zindanda mutluluk içinde yaşayan Türk edebiyatını rahatsız etmek için yazıldı. Bu nedenle onu “kendi sütünü içen inek” olarak tanımladım. Amacım, Türk edebiyatını esaretten kurtarmaktı. Aslında buna “Türk edebiyatçılarını esaretten kurtarma operasyonu” da denilebilir.
Kendimi Türk edebiyatı içinde tanımlamak zorunda kalırsam, ağızda diş ağrısı, ayakkabı topuğunda taciz eden çivi gibi görürüm kendimi. Şiirlerim ve kuramsal kitaplarım kezzap gibidir...
Az buçuk bir yabancı dil bilen eski kuşak şairlerimiz gibi şiir ya da dize yürütmek için kullanmadım bildiğim iki dili.
Döneminin büyük şairi Cahit Sıtkı Tarancı’nın Abbas adlı şiirinin ilk dizeleri şöyledir: “Haydi Abbas, vakit tamam;/ Akşam diyordun işte oldu akşam./ Kur bakalım çilingir soframızı;/ Dinsin artık bu kalb ağrısı.”
Amma velakin C.S. Tarancı kendisinden epeyce yıl önce Fransız şair Charles Baudelaire’in Recueillement (İçe Dalış) adlı şiirinde şu dizeleri yazdığını bilmediğimizi sanıyor:
“Sois sage, ô ma douleur, et tiens toi plus tranquille./ Tu réclamas le soir; il descend; le voici”
“Akıllı ol ey ruhum ve sakin ol biraz/ Akşamı istiyordun (akşamı bekliyordun) işte oluyor akşam”
Cahit Sıtkı Tarancı ne demiş: Akşam olsa diyordun işte oldu akşam.
Onun yaptığına Baudelaire’in şiirinden esinlemek denmez, düpedüz çalıyor, düpedüz yürütüyor.
Garip kuşağı; Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat güya üstgerçekçilikten (surréalisme) esinlendiler ama bu edebiyat ve sanat akımı üzerine dişe dokunur bir yayın yapmadılar. Oktay Rifat imgeyi görüntü (image) sandı. Türk şiiri, Türk edebiyatı işte bu yüzden........
