Susmak-konuşmak
Oktay Akbal 1987’de çalışmaya başladığım Cem Yayınevi’nde yayımlanan kitaplardan olan Susmak mı Konuşmak mı?’daki yazılarında susmanın boyun eğmek olduğunu söylüyordu.
Edebiyatın iyileştiren, sorgulayan gücünü, sözü, sözcükleri direniş aracı sayıyor; haksızlığa, baskılara, suskunluğa karşı aydın sorumluluğuyla konuşmayı, yazmayı savunuyordu.
Nâzım Hikmet “Kerem Gibi” şiirinde; “Hava kurşun gibi ağır!!/ Bağır bağır/ Bağır bağırıyorum./ Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum... -- O diyor ki bana:/ -Sen kendi sesinle kül olursun ey!/ Kerem gibi/ yana yana.../ ‘Deeeert çok,/ Hemdert yok’/ Yüreklerin kulakları sağır... -- Hava kurşun gibi ağır.../ Ben diyorum ki ona: -Kül olayım/ Kerem gibi yana yana./ Ben yanmasam/ sen yanmasan/ biz yanmasak,/ nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” diyordu.
Aziz Nesin’in “Sus, Konuşma” yazısı geldi aklıma (Nutuk Makinesi):
“1915’te doğdu. Evde ağlayamazdı. Hemen annesi, ‘Sus!’ diye paylardı. Gülemezdi, bağıramazdı. Babası, ‘Sus!...’ diye azarlardı. Misafir gelince, ‘Ayıptır, sus!’ derlerdi. Yabancı kimse yokken de evdekiler, ‘Başımı dinleyeceğim, sus!’ derlerdi. Yedi yaşına kadar bu, böyle sürdü.
İlkokula gitti. Derste bir şey soracak olsa öğretmeni, ‘Sus!...’ diye çıkışırdı. Derse kalksa, ‘Ne sorulursa onu söyle, çok konuşma!...’ derdi öğretmenleri. On iki........
