Yeryüzü kaygısı
“Ve yeryüzünü unutmanın, aslında zamanı ve mekânı unutmak olduğu hiç aklımıza gelmedi.”
Bilmiyoruz sahip olduklarımızın değerini... Çabucak tüketiyoruz her bir şeyi. Farkında olarak, olmayarak... Dokunarak, dokunmayarak... Suskun kalarak ya da umursamaz davranarak...
Çıkan yangınlar, bitmeyen savaşlar bunun birer göstergesi.
Yeryüzünün bu derin ağrısını hissedebilmek için tüm bunları yaşayıp görmek mi gerekiyordu, diye sorası geliyor insanın.
Ve aslında sormalıyız; çünkü yeryüzünün sesi, biz onu duymakta geciktikçe daha ağır bir sessizliğe dönüşüyor.
Çekirge seslerinin kesilmesi bana kuşların da tedirginliğini hatırlatıyor.
Yaşıyor olabildiğimizi, yeryüzünün canlılarla bir anlam kazandığını bize anlatan doğa değil midir?
Eğer bir yaşama düsturumuz varsa bunu doğaya ve bilime borçlu olduğumuzu düşünürüm.
“İnsan aklı majör, dış doğa minör” diyordu Michel Serres.
Varlığımızın anlamı bu ikisinin buluştuğu yerde bütünlük kazanmaz mı?
Ortak yaşam bilincini var edebilmenin yolu buradan geçiyor. Kendine ve doğaya bakmak... Yetmez! Sorgulayarak sahip çıkmak, bunların da neden niçinlerini bilmek gerekir.
Birinden ya da diğerinden vazgeçiş, yıkım getirir. İnsanlığın açmazı da burada değil midir? Bir şeyi kolayca gözden çıkarmak...
Her şeyin “politika”yla yönetilebileceğini sanan bir zihniyetin egemenlik alanları genişledikçe hem yoksullaşıyor hem de yoksunlaşıyoruz.
Saldırgan dil her yerde egemen. Söz bazen, bir kılıç gibi salınıp duruyor ötede beride. Bunun nidacılığına soyunanlar her an kavgaya hazır. Bir........
