Bu yıl da 2 Temmuz geçti. Şimdi dağılabiliriz!
Hayatın bize sunduklarını kaldırmakta güçlük çektiğimiz, kendi içimize konuşsak da çözüm bulamadığımız, var olan gerçeklik karşısında elimizin kolumuzun bağlandığı zamanlar var. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Sivas katliamının senei devriyesinde dört döndüğüm, ayrıntıları hafızamda tazelediğim, yeni bir hatıra kapımı çalarsa nefessiz kaldığım o meşum günü geride bıraktım. Öte yandan bunca yıl sonra kederim her yanımı kaplasa da konuşmak, yazmak, söylemek fayda etmiyor. Bu duygu durumumum ardında adalet mekanizması iyi işlemediği için duyduğum büyük çaresizlik var. Sadece kendim için değil, tüm ülke için duyduğum derin sancının içinde kıvranıyorum.
2 Temmuz günü sıradan bir ikinci sayfa haberine uyanıverdik. Gemerek’te Kızılırmak’ta akıntıya kapılan 3 kişiden 2’si kayboldu. Mevsimlik işçi Gülistan Şahin’le köye gelen Zerda ve Gülseren Şahin ırmakta çamaşır yıkarken suya kapıldı. Zerda 13, Gülseren 15 yaşındaydı. Son bir yıl içinde hayatını kaybeden çocuk işçilerden onlar da. Bugün Türkiye’de TÜİK verilerine göre dokuz yüz yetmiş bin çocuk işçi kayıtlı olarak çalışıyor. İstanbul İş Sağlığı Güvenliği Meclisi ise iki milyondan fazla çocuk işçi olduğuna dair tahmin yürütüyor. Her on çocuktan sekizinin iş güvencesi yok. Kayıt dışılar. Ülkemizdeki fakirliğin ucuz emekle birleşmesinin sonuçları işçi ölümleri ve çocuk ölümleri ile harmanlanıyor.
Öte yandan siyasi davalarla sınandığımız bambaşka bir sürecin içinden adeta Metin Altıok’un dizelerine yaslanarak geçiyoruz: “Hapishaneler insan dolu kum gibi/ dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi/ içerde de dışarda da zor iş yaşamak/ hem varım hem yokum gibi.” Son bir haftada duruşma salonlarında yaşananlar bize trajik bir film izliyormuşuz duygusu veriyor. Oyuncularının hepimiz olduğu... Nitekim bu yazıyı yazarken Deniz Göktaş da tutuklandı.
Bütün bu arbedenin ortasında Sivas katliamında babaları yakılan üç aile (Metin Altıok, Behçet Aysan ve Nesimi Çimen’in aileleri) AİHM’e gitmek zorunda kalıyoruz. Şunun altını çizmekte yarar var: Bizim öncelikli tercihimiz hiçbir zaman uluslararası yargı olmadı. Her şeyden önce kendi ülkemizde adaletin sağlanmasını istedik; insan, yaşadığı ülkenin hukukuna güvenmek ister. Otuz üç yıldır bütün hukuki yolları sabırla tükettik. Süreç içerisinde gördük ki, Sivas katliamı davası zamana yayılan bir dosyaya dönüştü. Zamanaşımı kararları, firari sanıkların yıllarca yakalanmaması ve hüküm giymiş sanıkların serbest kalması, mağdur ailelerde adalet duygusunu derinden sarstı. Son umut olarak başvurduğumuz Anayasa Mahkemesi’nden de tam on iki yıl herhangi bir sonuç alamayınca iç hukuk yollarının fiilen etkisiz hale geldiğini gördük. Bu nedenle AİHM’e başvurmak bizim için bir tercih değil, hukuken kaçınılmaz bir sorumluluk haline geldi. Ayrıca katliamda öldürülmüş bir şairin kızı olarak başımı yastığa koyarken vicdanımın rahat olmasını istemem bunca acıdan sonra bir hak. Elbette her yüksek mahkemenin iş yükü olabilir; ancak yaşam hakkını ilgilendiren, otuz üç insanın yaşamını yitirdiği ve toplum vicdanında derin izler bırakan böylesine önemli bir dosyanın yıllarca bekletilmesi makul görülemez.
Devletin yalnızca yaşamı koruma yükümlülüğü yoktur; bu tür ağır olayları etkili biçimde soruşturma ve sorumluları ortaya çıkarma yükümlülüğü de vardır. Ancak biz olayın ağırlığını, devletin pozitif yükümlülüklerini ve yıllardır devam eden cezasızlık........
