menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 8

25 0
10.06.2026

Sekiz haftadır aynı sorunun etrafında dolaşıyoruz: Hayat neden bu kadar ağırlaştı?

Modern hayatın farklı alanlarına, kitlelerin mücadelelerinin farklı yüzlerine, en sonunda da insanlardan geri çekilip devlete ve siyasete baktık. 

İki aydır devam eden ve bu hafta artık sonuna geldiğimiz bu yazı dizisinde değindiğim hiçbir problemi herhangi bir ülkeye, herhangi bir siyasi partinin ya da bir liderin hatasına indirgemedim. Türkiye’nin kendine özgü sorunları, kendi tarihsel birikimi, kendi yönetim krizleri olmakla birlikte hayatımızı etkisi altına alan birçok problemin yalnızca Türkiye'ye özgü bir arıza olmadığını, dünyanın çok farklı ülkelerinde, farklı siyasi iktidarlar altında, farklı kültürlerde benzer bir sıkışmanın yaşandığını ifade etmeye çalıştım. Verdiğim örnekleri ve istatistikleri özellikle gelişmiş ülkelerden seçiyorum. Bunun nedeni, liberal ve kurallara dayalı düzeni sorgulanamaz bir model olarak gören, bütün açıklamaları bu çerçevede arayan kesimlerin de belki yerleşik kabullerini yeniden düşünmelerine katkı sağlayabilmektir.

Yeri gelmişken, geçtiğimiz hafta yayımlanan son veriler, giderayak, dikkat çekici bir örnek daha sundu. 2026 yılının ilk çeyreğine ilişkin rakamlara göre ABD'de emeğin gayrisafi yurtiçi gelirden aldığı pay, istatistiklerin tutulmaya başlandığı 1947 yılından bu yana en düşük seviyeye gerilemiş durumda. Buna karşılık şirket kârlarının ekonomiden aldığı pay da tarihi zirvesine, istatistiklerin tutulmaya başlandığı 1950'den beri en yüksek seviyeye ulaşmış bulunuyor. 2019’dan bu yana enflasyondan arındırılmış ücretler yalnızca yüzde 3 artarken, şirket kârlarındaki artış yüzde 50’ye ulaşmış... Finansal piyasalar rekorlar kırarken insanların neden giderek daha huzursuz hâle geldiğini anlamak aslında pek de zor değil.

Gençler dünyanın dört bir yanında çalışıyor ama artık kazandıklarıyla bir hayat kuramıyor; şehirler büyüyor ama insanlara yaşam alanı yok; şirketler kâr ediyor ama haneler nefes alamıyor; teknoloji ilerliyor, ekonomik göstergeler uçuyor ama geniş kitleler büyük bir umutsuzluk ve bıkkınlık içinde ayakta kalmaya çalışıyor.  

Dünyada yaşananlar bir yönetim krizi ya da dış kaynaklı geçici bir bunalım değil; hayatın piyasa mantığına teslim edilmesinden doğan bir düzen krizidir dedik... Bir tarafta dev şirketlerin, platformların, finansal aktörlerin ve teknoloji tekellerinin, sermaye sahiplerinin büyüyen gücü; öbür tarafta daha çok çalışan, daha çok borçlanan fakat hayatı üzerindeki kontrolünü giderek kaybeden insanlar var. Bunun dengelenebilir, sürdürülebilir bir bilanço olmadığını ifade etmiştim. Serinin bu kapanış yazısında artık önümüze bakalım:

Tarihte hiçbir düzen, kendi sonuçlarından sonsuza kadar kaçamaz. Toplumlar bazen sandıkta, bazen sokakta, bazen tüketim alışkanlıklarında, bazen çocuklarına telefon vermeyi reddeden bir anne babanın kararında, bazen gençlerin işyerine ve çalışma ahlakına bakışında, bazen de hiç beklenmedik bir siyasi tercihte tepki verir. Toplumsal refleksler ve siyasi eğilimler, tarih boyunca ağır ağır ileri geri salınan bir sarkaç gibidir. Sarkaç bir yöne ne kadar fazla çekilirse, geri dönüş noktası da o kadar yakın demektir.

Bugün dünyanın farklı yerlerinde gördüğümüz salınımlar, arayışlar ve çalkantılar da bunun bir sonucudur. Sarkaç uzun süre aynı yöne doğru çekildi, zorlandı ve sınırlarına dayandı. Artık gidecek yolu kalmadığından, diğer yöne doğru güçlü bir salınımın başladığını görüyoruz.

Bütün bunları söylerken şunu kabul etmek gerekir: Bu sorunların tamamını yukarıdan, tek bir siyasi kararla, tek bir programla çözmek mümkün değildir. Kırk yıldır dünyanın ve hayatın her alanına yayılan bir kanserin kolayca temizlenebileceğini düşünmek hem siyasete, hem devlete kaldıramayacağı sorumluluklar yükler. Bu bakımdan toplumların kendi içinde geliştireceği dirençler, alışkanlık değişimleri, dayanışma ağları, tüketim tercihleri, mahalle pratikleri, ailelerin ve gençlerin gündelik hayat içinde kuracağı yeni dengeler de yaşanan ve yaşanacak değişim bakımından çok önemlidir. Dolayısıyla artık haber izlemeyen, tüketimini azaltan, çocuğuna telefon vermemeyi seçen, yerel üreticiye yönelen, daha yavaş bir hayat arayan, gereksiz rekabetten çekilen, şirketlerin dayattığı dile itiraz eden insanlar, bu mücadelenin en ön saflarında yer alan neferleridir ve bu tepkilerin hiçbiri küçümsenmemelidir.

Toplumlar, geçtiğimiz kırk yıl boyunca doğal, tartışılamaz ve kaçınılmaz kabul edilen bazı alanlarda artık sınırlar çizmek gerektiğini düşünüyor. Zira piyasa mantığı yalnızca ekonomiyi değil; çocukluğu, zamanı, dikkati, ilişkileri ve hatta insanın kendisini de şekillendiren bir güce dönüştüğünde, ortaya çıkan sonuçlar giderek daha görünür hâle geliyor. Bugün farklı ülkelerde ve farklı alanlarda ortaya çıkan bireysel ve toplumsal tepkiler, ilk bakışta birbirinden kopuk görünse de aslında aynı temel refleksin yansımalarıdır: İnsanlar hayatlarını geri almaya çalışıyor.

Bu yeni dönemin işaretlerini ararken asıl değişimi, son kırk yılın neredeyse tartışılmaz kabul edilen ana fikrinin çatlamasında görmek gerekir. Uzun süre dünyaya şu inanç hâkim oldu: Devlet geri çekilecek, sermaye serbestçe dolaşacak, üretim en ucuz yere taşınacak, piyasalar kendi dengesini kuracak ve toplumlar daha zengin, daha özgür, daha istikrarlı hâle gelecekti. Bugün tepki yalnızca bu düzenin yan etkilerine değil, bu iddianın kendisine yöneliyor. Çünkü geniş kitleler, büyümenin her zaman refah, verimliliğin her zaman güven, teknolojik ilerlemenin de kendiliğinden daha iyi bir hayat üretmediğini yaşayarak gördü.

Bu kırılmanın ilk büyük işareti, dünya ekonomisinin merkezlerinde ortaya çıktı. Bir zamanlar serbest ticaret çağında devletin sanayi politikasına sahip olmasını geçmiş yüzyılın kalıntısı, kamunun herhangi bir sektöre müdahalesini verimsizlik kaynağı, stratejik üretimi ise gereksiz bir korumacılık sayan ülkeler, bugün üretimi, tedarik zincirlerini ve kritik sektörleri yeniden devlet aklıyla düşünmeye başladı. Çin'in planlı ekonomisinin yarattığı dalgalanmalara cevap olarak Amerika Birleşik Devletleri teşviklerle sanayiyi kendi topraklarına çekmeye çalışıyor; Avrupa Birliği enerji, teknoloji ve savunmada (ABD dahil) dışa bağımlılığını azaltmayı öncelik hâline getiriyor. Kırk yıl boyunca dünyaya ders olarak anlatılan reçete, artık onu........

© Bizim TV