Konformizden Çıkış Çağrısı: Dünyanın Tozunu Atalım
Dünyanın Tozunu Atalım,[1] takvimde işaretli tarihi günlere sabitlenen, yaşasın ve kahrolsun nidalarına sıkışan, siyasal doğruculukla bezeli genel geçer aktivizme daralan protestocu konformizmden kopma çağrısı. Nesnel zorluklardan hareketle türetilen olmazlar değil nasıl yapabiliriz, sorusu var odakta. Literatür temelli bakıldığında konumlanılan saha kitle dinamiğini temel almasıyla sol, kitlenin kurucu dinamiklerinin bütün limitlerini sonuna dek değerlendirmeye azmetmesiyle sağ "sapma”ların dışında. Dikkatleri her şart altında mücadeleye, kazanım elde etmenin imkanlarına çeken örneklerse dünyanın birçok yerinden. Onların kesişim alanı da sömürüye ve her tür dışlanmaya karşı haysiyeti kuşanma, insan onurunu diri tutma arayışı.
Üretim alanları, sokaklar, semtler, kampüsler eskiden beri politik Marksistlerin özel önem verdiği mücadele alanları. Devrim güçleri olarak anılan kesimlerin buralarda bir arada oldukları varsayıldı. Kitabın temel meselesi de menziline dünyanın bütün sokaklarını alan, plaza çalışanlarından doktor, avukat, mühendis gibi ücretli çalışan durumuna "gerileyen” eskinin küçük burjuva meslek erbabını içine katarak iyiden iyiye genişleyip devasa bir "çalışanlar” kategorisini oluşturan nüfusun itiraz, arayış, özlem ve arzularının müştereken dile getirilmesi arayışı. Bu yaklaşımıyla Talu, Marksistler arasında yıllanan bir tartışmaya yeniden değinerek işçi sınıfının genişlediği yorumunu benimsediğini belirtip dünyayı oradan ele alıyor. Genişlemeci yorumlar eskiden beri geleneksel sınıfçıllğa mesafe koyarak kafa veya kol emeğiyle geçinen hemen herkesi kapsama eğiliminden dolayı daha geniş hareket sahası bulmuştur. Mücadele potansiyeline dikkat çeken yazılar da azami programların yol açtığı kendini tekrar çıkmazına karşı pratik önerilerle bezeli. Sol kültür dudak büken, tepeden bakan, buradan bir şey çıkmaz diyen, ajitasyon propagandada özgürlük ilkesi adı altında kakofoniye yol açan, damgamızı vuralım takıntısına hapsolan tavırların aksine, çeşitli biçimlere bürünen mücadelelerden ne öğrenebiliriz diye bakabildiği oranda olgunlaşır zaten. İrili ufaklı hareketlerin başarılarına sevinmek, kazanımları ideolojik indirgemeciliğe kapılmadan sahiplenmek grupçu varoluş rutininin dışına çıkmak demek. Söz konusu kapsayıcı tavır bir tür sosyalist halkçılık. Kimlik mücadeleleriyle sınıf mücadelesinin birbirini çoğaltan kesişim alanında alev alan bir çakım. Kimlik mücadelelerinin çoğunlukçuluk içinde erimesiyle düz bakışlı sınıf söyleminin "son tahlilde”cilik çıkmazı yürürlükteki siyasal-iktisadi hakimiyet ilişkisinin yeniden üretimine yaradı genellikle. Her iki odak eşitlik-özgürlük mücadelesinin kaldıraçları. Oysa uçlaştırılarak biri diğerinin alternatifi veya "antagonist” eleştirisi olarak konuşlandırıldıkça potansiyel heba edildi. Potansiyel, çeşitli güç birliklerinin yarattığı 'sinerji' değil, doğrudan insanın 'kendini gerçekleştirme' pratiğinde açığa çıkan, çıktıkça o kapasiteye nitelik kazandırmayı sürdürecek bir imkan.
Olgularla desteklenen mücadele, zafer, iyimserlik, umut kelimeleri kitabın dikkat merkezinde kapitalizmin üstündeki tozdan ziyade veya ondan önce alternatif hareketlerin üstündeki tozun atılmasının bulunduğunu çağrıştırıyor. Tozu "almak” veya "attırmak” değil bu arada, atmak; mümkün mertebe birlikte. Eğer böyleyse, tozlanma, uzun sürmüş bir ataletin ifadesi. Eylemsizlik momentinin uzaya uzaya süreç halini almasının. Pratik önerilerin menzili günden güne daha fazla devletler arası ilişkilere sıkışarak devlet dışı aktörleri elimine etmeye yönelen siyasal dizayna karşı beynelmilel sol demokratik mücadele alanının kurumsallaşmasını kapsıyor. Bir tür üçüncü cephe politikasının doğal verimidir akışa müdahale edip ezilenlerin sözünü taşıyan esnek kurumsallıklar. Eklemlenmeyen, medet ummayan, hâlihazırda birer çite çevrilmiş ulus ve din kategorilerini aşarak dünyanın yoksullarına, ayrımcılığa maruz kalanlarına ulaşmanın yollarını yoklamak demek bahsedilen arayışlar. Saldırgan ABD ve soykırımcı İsrail iktidarlarında temsilini bulan nefret örgütlenmesine karşı talep odaklı özgürlük cephesinin küçük ama anlamlı başarılar kazanabilmesi böyle böyle mümkün. Çeper genişletmenin gereği olan eski çitleri yıkmanın yolu, sürekli "hazırlanılan” soyut bir ideal devrim retoriği yerine somut, toz toprak içinde ama gerçekleştirilebilir mücadelelere "katılımdan” geçer bu durumda.
Kitap tarihsel birikime uzanırken başka örneklerin yanında, 12 Mart darbesinden sonraki yıllarda Ecevit CHP'sinin büyümesiyle 'diğer solların' eşzamanlı büyümesini anımsatır. Buna konjonktür etkisi diyerek 1848 ve sonra 1917 devrimleri ardından oluşan havanın dünyanın pek çok yerinde devrimci-demokratik rüzgarlara yol açtığı bilgisini ekleyebiliriz. O kadar uzağa da gitmeye gerek yok, onur ve özgürlük isyanı sayılan Arap Baharı süreci dünyanın pek çok yerinde bilhassa gençliğe umut oldu. Tersten de doğrulanabilir Talu'nun örneği. 1991 sonrasında sosyalist sol dünya ölçeğinde daralır, büzüşür, içe kapanırken devrimci-sosyalist sol külliyen geriledi, doktriner olanları iyice toplumun dışına düştü. O yıllardaki yayınlar durumun vaktinde kavranamadığının şahididir. Hemen herkes, tasfiyecilikle suçladığı diğerlerinin zayıflığını kendisinin üç vakte kadar iyiden iyiye güçleneceğinin işareti saymaktaydı. Devrimcilik yarıştırmanın sonucu müşterek marjinalleşme oldu. Evvela toplumun yüzünün sol değerlere dönmesini, kitleler nezdinde eşitlikçi-demokratik solun somut bir seçenek halini almasını önceleyen yaklaşım soldaki kronik bir sorunu aşma çabası gibi düşünülebilir.
Gazze dolayımıyla ulus-aşırı vicdan enternasyonalinin öne çıkarılması ve duyguların politikleşmesi vurgusu kimlik mücadeleleriyle sınıf mücadelelerinin kesişim noktalarını çoğaltıyor. Böyle bir vasatta sosyalist olma hali, yönelimi veya tercihi bu durumda ekonomi-politik argümanların ötesinde vicdani-etik bir duruş artık. Dolayısıyla gelgeç değil, meslek değil, gençlik rüyası hiç değil. Duyguların soyut, eylemsiz, mekansız kalmasını önleyen, onları "duygu köprüleri yoluyla” bütün ezilenlerin dayanışması hedefine kanalize eden berrak bir bakış. Emperyalizm ve faşizm zaten böyle yapar, edilgenliğini bırakarak 'yaptığında karşılığını alır', demokratik bilinci kuşanma hali. Siyasal mücadelede duygular düne kıyasla daha merkezi bir yerde. Adalet-eşitlik-özgürlük arayışında duygu politikası, duyguların tetiklediği dayanışma azmi, dünyanın her yerindeki mazlumlarla özdeşlik kurma inceliğinin aktivasyonu, 1989-'91 yenilgisinden sonra süreğenleşen, soldaki maneviyat eksikliği yapısal sorununa çözüm üretme potansiyeline sahip. Kurumsal sağ siyasetin böyle bir duygusal ünitesi bulunmadığına; kültürleri, coğrafyaları, kimlikleri, hatta dinleri karşı karşıya konumlandıran dilleri ve eylemleri günbegün ürettiklerine zaman şahit. Bütün ulus, din, inanç ve kimliklerin eşitliği evrensel yaklaşımının, çizgiyi emek ve sermaye arasında, "çalışanlarla” sömürenler arasına çekmenin kurucu ilke olduğu sol-sosyalist bakış açısında bulunduğunu söylemek bir hakkı teslim etmek sadece, fazlası değil.
Duygu politikası ve vicdan enternasyonali aşağıdan, sivil, yatay, eşitlikçi içerikleri nedeniyle geçen yüzyıldaki örneklerin çağrışım sahasının dışında olduğu ölçüde örgüt-parti merkezli düşünüş ve buna bağlı tepedenci buyurganlıkların aşılması meziyetini edinmeyi gerektirir. Grup merkezli gündem ve tartışmaları geride bırakamamanın sonucu, yürünmüş yolları tekrar adımlayarak yeni yıkılışların önü açmak zira. Seattle'dan Cenova'ya, Gezi'den 19 Mart sonrasına dek, odağında gençlerin olduğu kapitalizm-faşizm karşıtı özgürlük arayışları yeni tipte "sürdürülebilir örgütlülük” başlığını gündeme getirdi. Ne Gezi'de ne 19 Mart sonrasında bu kapsayıcılığa rastlanmış değil. Talu da kitle örgütlenmesinin,........
