menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kozmosun Münzevisi ve Biz

36 0
03.03.2026

Dr. Kris Kelvin, İstasyon Solaris’e o sabah Yer’den Prometheus Kapsülü’yle gelir ve tuhaf bir şekilde kimse tarafından karşılanmaz. İstasyon dünyadan çok da uzak olmayan Solaris isimli gezegenin yörüngesine uzun yıllar önce yerleştirilmiştir. Solaris’i bilim dünyası için çekici kılan mavi ve kırmızı renklerdeki iki ayrı güneşin etrafında önceden saptanamayan bir yörüngede hareket ediyor oluşu ve plasenta sıvısına benzer okyanusunun bir bilince sahipmiş gibi sürekli tanımlanabilir şekiller üretmesidir. Ancak şu sıralar Solaris, bambaşka bir problemle; istasyonda görevli bilim adamlarının çözülemeyen duygusal çöküşleriyle gündemdedir. Bir psikolog olan Kris’in Solaris’e gönderilme sebebi Yer’dekilerin tam olarak anlayamadıkları bu duygusal kriz haline dair Yer’e detaylı bilgi aktarması ve yapabiliyorsa çözüm önerileri sunmasıdır.

Kris, Solaris’te terkedilmişe benzeyen bir uzay istasyonuyla karşılaşır. Koridorla ana galeri öylece bırakılmış eşya yığınları, gaz tüpleri, ölçme aygıtlarıyla dolu, zemin duvara dizilmiş fıçılarından sızan kaygan sıvıyla yapış yapış, raflar, dolaplar içindeki aletlerle beraber toz içinde ve etraf şimdilik ıssızdır.  

Kitabın daha en başında denizin dibinde kayıp bir gemi batığı gibi yatan bu köhnemiş istasyon imgesiyle karşılaştığımızda çoğunlukla insan merkezli kurulan ve bize evrenin tek hâkimi olduğumuzu hissettiren fetihçi uzay mitoslarının çok dışında bir bilimkurgu atmosferinin içine düştüğümüzü hissederiz.

Nitekim kısa bir süre sonra Kris, yarı açık çalışma odasının kapısında dehşetten bitap düşmüş Snow’la karşılaştığında bu hissimizde yanılmadığımızı anlarız. İstasyonda görevli üç bilim adamından biri olan Snow hem Kris’e hem de dolayısıyla bize, çalışma arkadaşı Gibarian’ın o sabah intihar ettiğini, o yüzden etrafta dolaşırken kendinden ve yukarıda odasında çalışan diğer bilim adamı Sartorius’tan başka birine rastlarsa herhangi bir tepki vermemesi gerektiğini söyler. Kris’le beraber biz de duyduklarımız/ okuduklarımız karşısında tuhaf bir dehşete kapılırız. Uzayın ıssız bir köşesine çok uzun yıllar önce park edilmiş bu köhne istasyonda neyle, kimle karşılaşacak olabiliriz ki? Bir an için karşılaştığımızı farz etsek bile hangi şey neliği ile bizi bir cinnetin eşiğinde asılı bırakıp sonunda intihara sürükleyebilecektir. 

O zaman Kris şaşkınlıkla Snow’a bizim yerimize de sorar;

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?  Söylesene kim çıkabilir karşıma?”  Snow acı çekercesine, sözcükleri ağzından tek tek sökerek yanıtlar Kris’i   “Bilmem” der “Bir bakıma sana bağlı” [1]

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?  Söylesene kim çıkabilir karşıma?” 

Snow acı çekercesine, sözcükleri ağzından tek tek sökerek yanıtlar Kris’i  

“Bilmem” der “Bir bakıma sana bağlı” [1]

Kris, Snow’un bahsettiği ilk ziyaretçisiyle yorgunluktan ve duyduklarından sersemlemiş bir halde kendini uykuya bıraktıktan çok kısa bir süre sonra karşılaşır. Aniden uyandığında on yıl önce intihar etmiş karısı Rheya’yı bütün güzelliğiyle ayak ucuna oturmuş, onu seyrederken bulur. Aradan geçen onca zamana rağmen tüm hayaletler gibi o da hiç yaşlanmamıştır. Şimdi Kris’i Yer’dekinden daha zorlu bir sınav bekleyecektir; karısı bir kere daha ölecek, aynı vicdan azabını bir kere daha çekecek ve sonra düşünen dev bir jölenin kenarında iki kere intihar etmiş bir hayaletle beraber yaşamaya niyetlenecektir.

Rheya’nın gerçek olmadığını, bir hayalet, nereden geldiği belli olmayan bir ziyaretçi olduğunu anlaması onu ikinci kere bu sefer uzayda intihara sürükler. Böylece Rheya iki kez intihar etmiş olur. Yer’de Kris’le yaptıkları kavga sonucundaki intiharını hayatın yükünden, kederinden kurtulmak içindi diye okumamız pekâlâ mümkündür. Ama Solaris’teki ikinci intiharında Rheya, gerçek olmadığını, bir hayalet/klon olduğunu anladığında Kris’e “Tiksindiriyorum seni, biliyorum öyle, uzak dur! Rheya değilim ben”[2] diyerek intihar edişiyle hayaletvari varoluşunu kahramanca feda ederek kendini silme cesaretini göstermiş olur. Dolayısıyla Yer’de intihar eden Rheya “normal bir insan” iken, ikinci intiharında maddi kimliğinin son ve en önemli kalıntısından mahrum bırakıldığı için kendini iptal eden bir Özne’ye dönüşmüş olur. Böylece hayalet hem özne sınıfına yükselir hem de intiharı artık tamamıyla etik bir eylem sınıfında değerlendirilir. [3]

Şüphesiz hayaletlerle tedirgin ve kimi zaman dehşet uyandıran ilişkimiz insanlık tarihimiz kadar eski. Bir Okyanus tarafından evrenin kuş uçmaz kervan geçmez bir köşesinde hayaletlerin başımıza böyle musallat edilmelerinin sebebi de bu mekânsız ve zamansız karşılaşmalara imkân veren ödenmemiş duygusal borçlarla dolu ortak bir maziyi tek taraflı olarak yaratabilmiş olmamız. Bu yüzden Hamlet “çığrından çıkmış dünya”da bir hayaletin peşinden gider ve hayalet ona “Ben babanın hayaletiyim” der. Derrida, böyle durumlarda elimizden hayaletlere inanmaktan başka bir şey gelmeyeceğini söyler. Öyle de olur, Hamlet, hayaleti babasının hayaleti olarak kabul eder. Böylece kuşaklar boyu aktarılan ödenmemiş borçlarımız yüzünden hayaletin kökenini gizini ve buyruğunu suçluluğun verdiği mahcubiyetle hiç sorgulamadan kabul etmiş oluruz.   [4]

Stanislaw Lem, Solaris’te içimizdeki münzevi kozmosa dönük şiirsel keşfe dahil olmamızı ister. Kitap, Solaris adlı gezegenin tamamını kaplayan plazmik, jelimsi okyanusun adeta canlı bir organizma gibi davranıp istasyonda görev yapan bilim adamlarına bazı ziyaretçileri/ hayaletleri musallat ederek, duygu dünyalarını ele geçirmesi hakkındadır.

Kris’in karşısına çıkan “ziyaretçisi” on yıl önce onun yüzünden intihar etmiş karısı Rheya’dır.  Bir bakıma “hayalet” Kris’in bunca yıl boyunca susturup uyuttuğu utancının ve vicdan azabının uzayın ıssız bir köşesinde yeniden bedenlenmiş halidir. Kris’in payına onun evde bıraktığı zehri kullanarak intihar etmeyi seçen karısı düşmüştür ama okyanusun musallat ettiği ziyaretçilerin arasında kimin hangi travmasından sızmış olduğu anlaşılamayan çok iriyarı siyahi bir kadınla atletik bir cüce de vardır. Bu çeşitlilik okyanusun istasyondakilerin zihinsel mahremiyetlerine istediği gibi sızıp en dayanılmaz imgeleri seçme kudretine sahip olduğuna dair güçlü bir işaret sunar.

Bir bakıma bizden hem karanlık ve sonsuz uzaydaki bu münzevi ve kimilerine göre otistik okyanusun ne dediğini anlamamız hem de niye bu hayaletlerle karşılaştığımızın cesur bir muhasebesini tutmamız istenmektedir. Üstelik bunu Antroposen’in içine iyice yerleştiğimiz ve bütün evrenin bizim ihtiyaçlarımız ve kaprislerimiz etrafında şekillendiğine tamamıyla ikna olduğumuz şu anda yapmamız istenmektedir.

Lem, bunun niye mümkün olamayacağını Snow’un ağzından anlatır;

“Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok, çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek.” [5]

“Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok, çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek.” [5]

Bu emperyal şehvette bütün dikkatimiz elimizdeki fetih listesinde olduğu için karşılaşmaların anlamını çözmekte ve bizim dışımızdakileri anlamakta zorlandığımız aşikardır. Evrendeki en değerli tür olduğumuza dair kibirli yargımız öyle yüksek bir yere çivilenmiştir ki hem asıldığı yükseklik hem de çivilerin sayısı........

© Birikim