menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurtuluş Yok Tek Başına: 19 Mart Darbe Girişiminden Sonra Siyasi Muhalefetin Çoğulluk Karnesinde Son Durum (4)

28 1
tuesday

Bu yazı dizisinin son bölümünün son cümlesine noktayı koyup yayınlanması için Birikim Güncel’e yolladığımda tarih 17 Mart 2025’ti. 18 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun diploması iptal edildi. 19 Mart’ta, İmamoğlu ile birlikte onun yakın çalışma arkadaşları ve ilçe belediye başkanlarından müteşekkil 105 kişilik bir isim listesi, bugüne dek görülen en ağır yargısal taciz örneklerinden biriyle gözaltına alındı. 23 Mart’ta, İmamoğlu ile birlikte, aralarında Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın da bulunduğu 43 kişi tutuklandı.

Birikim Güncel’de dizi yayına girmeden evvel 20 Mart günü yayımlanan yazımda, bu gelişmeleri, birçoğumuz gibi ben de bir “sivil darbe” girişimi olarak tanımladım ve amacını şu sözlerle özetledim:

Bugünkü sivil darbe girişiminin yok etmeyi amaçladığı şey İmamoğlu’nun siyasi kariyeri değil — daha doğrusu sadece o değil. Türkiye’nin toplumsal tabanında, farklı farklı işleyen akıllarımız ve vicdanlarımız arasında kurduğumuz örtüşen görüş birliğimizi; bu örtüşen görüş birliğimizle üzerinde ortaklaştığımız demokratik değerlerden müteşekkil gelecek tahayyülümüzü; demokratik Türkiye umudumuzu yok etmek istiyor bu sivil darbe.

O yazı bir öngörü ve temenni ile bitiyordu:

Muhalefetin toplumsal tabandan gelen çoğul politik gücü arttıkça ve muhalefet siyasi tavanda da birlik görüntüsü vermeye devam ettikçe, iktidar şiddetini daha da yükseltmeye yönelebilir.

Nereye kadar yükseltebileceğini bilemem. Ancak bildiğim, bugünkü sivil darbe girişimi Türkiye’nin bugüne kadarki demokrasi yolculuğunun son durağı olarak geçmeyecekse tarihe, bundan sonraki demokrasi yolculuğunun ilk durağı olarak anılacaktır gelecekte.

Bunun için tek yapmamız gereken, “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyerek, meşruiyetini akıllarımız ve vicdanlarımız arasındaki örtüşen görüş birliğinden, gücünü ise uyum içinde birlikte hareket etmemizden alan politik güce katılmak.

Seçme hakkımızı, dolayısıyla demokrasiyi savunmak için yola düşenlerin yoldaşı olmak.

Yolumuz açık olsun.

Bu satırları 30 Mart 2025 tarihinde yazıyorum ve bugün bulunduğumuz noktada, yolumuzun engebeli ama açık olacağına ilişkin umudumun biraz daha artmış olduğu dışında, bu temenniye ilave edecek çok fazla sözüm yok.

Bu dizinin ilk yazısında, Türkiye’nin bugün yaşadığı krizin topyekûn bir siyasi rejim krizi olduğunu söylemiştim ki, bugün yaşamakta olduklarımız bu krizin iyice derinleşmiş olduğunu gösteriyor. Bunun ekonomik, diplomatik, hukuki, sosyolojik ve kültürel veçheleri olan; kökleri Türkiye’nin uzun modernleşme tarihinde aranması gereken birçok kemikleşmiş sorunla iç içe geçmiş, çok boyutlu, çok karmaşık bir problemler yumağından kaynaklandığının farkındayım. Ancak ben bu dizide bu boyutlardan sadece birine, bir siyaset bilimci gözlüğüyle baktığımda, en temelde, en derinde yattığını düşündüğüm soruya odaklandım: “Farklılıklarımızla nasıl bir ve beraber oluruz”

Türkiye’nin siyaset sahnesinde, son on-on iki yıldır biraz derinden aktığı, yüzeydeki güncel itiş kakışların gölgesinde kaldığı için ilk bakışta hemen göze çarpmayan asıl çekişmenin, bu soruya verilen iki farklı yanıt arasında yaşandığını iddia ettim bu yazı dizisinde: Bir yanda, Schmitt’in tanımladığı şekliyle dost-düşman ayırımına dayanan bir siyaset tarzının verdiği yanıt var ki bugünkü tek adam rejiminin, Türkiye’nin etnik, dinî, düşünsel, toplumsal cinsiyet ve sınıf çeşitliliği üzerine bir deli gömleği gibi giydirdiği kutuplaşma algısı da, bugün hâlen sürmekte olan sivil darbe girişimi de bu tarzdan besleniyor. Diğer yanda ise, dayatılan bu kutuplaşma algısının ötesine bakıp, Türkiye’nin toplumsal çoğulluğunu politik güce dönüştürebilecek demokratik bir siyaset tahayyülü var ki, bu tahayyülü paylaşanların sayısı da -“sandıkta” kazanamadığımız için kapıldığımız umutsuzluğun bizi düşünmeye zorladığının aksine- hiç de az değil, hatta muhtemelen çoğunlukta.

2017 yılında, hem de OHAL koşullarında yapılan anayasa referandumundan yola çıkarsak, tek adam rejimine “evet” oyu vermemiş olanlar, kayıtlı seçmenlerin V,84’üne tekabül ediyordu. 2023 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini esas alacak olursak da, ikinci turda rejimin tek adamı Erdoğan lehine oy kullanmayanlar, kayıtlı seçmenlerin V,64’üydü. Mutlak sayılarla ifade etmek gerekirse, 2017 yılında her cinsten ve cinsiyetten, her dinî inançtan, her düşünsel akımdan, her sınıftan, her etnik aidiyetten 33 milyon 134 bin 435 Türkiyeli; 2023 yılında ise 36 milyon 362 bin 830 Türkiyeli sandığa giderek veya gitmeyerek kendisini “tek adam rejiminin” dışında konumlandırmıştı. 23 Haziran 2025 günü, CHP’nin dört gün önceden ilan ederek alelacele örgütlediği “dayanışma” sandıklarına gidip, İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı için oy kullanan Türkiyeli sayısı ise 15 milyonu aştı.

Bunlar etkileyici sayılar. Etkileyici olmaları sadece yüksek olmalarından kaynaklanmıyor. Bu sayılar, elindeki tüm devlet olanaklarını, ana akım medyanın tamamına yakınını ve kontrol ettiği “meşru şiddet araçlarını” on yılı aşkın bir süredir pervasızca ve maharetle kullanan tek adam rejiminin, buna rağmen, Türkiye’deki kayıtlı seçmenlerin yarısından fazlasını tutulan yolun doğru olduğuna ikna edememiş olduğunu gösteriyor. 36 milyonu aşkın Türkiyeli’nin, yüz yıllar öncesinden gelen onca sorunun tarihsel, düşünsel, vicdani ve kültürel yüküne ve yıllardır maruz kaldıkları bunca baskı ve propagandaya rağmen, fikirleri sorulduğunda hâlâ demokrasi lehine bir çoğunluk oluşturabiliyor, seçme özgürlüklerine müdahale edildiğinde hâlâ meydanları doldurabiliyor olmasıdır asıl etkileyici olan.

İşte Türkiye’deki siyasal muhalefetin çıkışı da bu sayılarda gizlidir; çözmesi gereken asıl problem budur: İçinde çoğulluk barındıran bu........

© Birikim