menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Demokrasinin ve Barışın Siyaseti (II): Barışın Üç Hâli

12 0
21.08.2026

Bir ülke aynı anda hem çatışmasızlığa hem otoriterleşmeye doğru ilerleyebilir mi? Ve böyle bir durumda, yürütülen çözüm sürecinin gerçekten barışa doğru ilerleyip ilerlemediğini, geçtiğimiz günlerde Meclis’ten geçen çerçeve yasanın bu ilerleme açısından ne ifade ettiğini neye bakarak anlayabiliriz?

Bir önceki yazımı tam da bu sorunun eşiğinde bitirmiştim. Özgür Özel’in ve Yeni Parti’nin çerçeve yasa oylamasındaki tavrını tartışırken, bunun yanıtını yalnız siyasal tavanda İmralı ile devlet arasında yürütülen müzakerelere veya Meclis’ten geçen ya da geçmeyen yasalara bakarak veremeyeceğimizi; barışın aynı anda toplumsal vicdanda, toplumsal-politik ilişkilerde ve kurumsal-siyasal düzende nasıl karşılık bulduğuna da bakmamız gerektiğini söylemiştim.

Bu üç düzlemi biraz daha dikkatle birbirinden ayırmakta fayda var.

Yukarıda kurumsal-siyasal düzlem ile aşağıda toplumsal vicdan düzlemi arasında, orta katmanda yer alan toplumsal-politik düzlem asıl eylemlilik alanı. Politik güç burada, farklı insanların bütün çoğullukları içinde birlikte eyleyebilme kapasitesinden doğuyor; bu politik gücü dağıtmak, bastırmak ya da onun yerine geçmek için kullanılan devlet şiddeti de burada etkinlik kazanıyor. Bu düzlemde hem örgütlü siyasal yapılar ve bu yapıların karar alıcı kadroları, yani tavan, hem de siyasal tavır alan, bu tavrı ifade eden, başkalarıyla ilişki kuran ve gerektiğinde birlikte eyleyen sıradan insanlar, yani taban var. Dolayısıyla burada üç farklı ilişki biçimi önem kazanıyor: tavan aktörlerinin birbirleriyle ilişkileri; tavan aktörlerinin gerek kendi tabanlarıyla gerekse diğer tavan aktörlerinin tabanlarıyla kurdukları ilişkiler; tabandaki insanların ise tüm çoğullukları içinde birbirleriyle kurdukları ilişkiler.

Bunlardan özellikle sonuncusu, çoğul politik gücün oluşması bakımından belirleyici. Çünkü tanımı gereği çoğul olan bir politik güç, farklı toplumsal kesimlerin yalnızca aynı partiye oy vermesinden ya da siyasal temsilcilerinin tavanda ittifak kurmasından doğmuyor. İnsanların, birbirlerine benzemedikleri hâlde birbirlerinin varlığını ve meşruiyetini tanıyabildikleri, ortak bir siyasal tavır etrafında yan yana durabildikleri ve gerektiğinde birlikte eyleyebildikleri ölçüde oluşuyor. Tavan aktörleri eylem ve söylemleriyle bu ilişkileri teşvik edebiliyor, görünür kılabiliyor ve siyasal alana tercüme edebiliyorlar; bu ilişkilerden doğan çoğul politik gücün taşıyıcılığını da üstlenebiliyorlar. Bu ilişkileri bozabiliyorlar da. Ama tabanın yerine geçip, siyasal mühendislik yöntemleriyle, çoğul politik gücü kendileri yaratamıyorlar.

Toplumsal-politik düzlemdeki mücadelelerin zaman içinde nasıl bir siyasal ve hukuki düzende kurumsallaştığını ise en üstteki kurumsal-siyasal düzlemde görüyoruz. Bu düzlem, burada kullandığım anlamıyla, esas olarak bir eylem alanından ziyade sonuç alanı. Elbette devlet kurumları, mahkemeler, parlamentolar, hükümetler eylemde bulunurlar ve bu eylemlerin toplumsal etkileri olur. Ama bugün Türkiye’de hüküm sürmekte olan kutuplaştırıcı otoriteryenizm ile Türkiye’de kurulmasını umduğumuz çoğulcu demokrasi arasındaki temel fark, tek tek bu eylemlerden ziyade, bunların zaman içinde nasıl bir siyasal ve hukuki düzen içerisinde kurumsallaştığıyla ilgili. Demokratik hukuk devletinin işleyip işlemediği; temel hakların ve siyasal özgürlüklerin güvence altında olup olmadığı; iktidarın hukukla sınırlandırılıp sınırlandırılmadığı; yurttaşların farklılıklarıyla birlikte eşit siyasal özneler olarak tanınıp tanınmadığı, toplumsal-politik düzlemdeki mücadelelerin hangi yönde sonuçlandığının bu düzlemdeki göstergeleri.

En altta ise bu toplumsal-politik düzlemdeki eylemliliklerin üzerinde yükseldiği, aynı zamanda onlardan sürekli etkilenen toplumsal vicdan düzlemi var. Burası insanların birlikte eylemedikleri; hissettikleri, duyumsadıkları, değerlendirdikleri, güven ya da güvensizlik besledikleri, korktukları, öfkelendikleri, karşılarındakinin uğradığı haksızlığı kendilerinin de meselesi saydıkları ya da tam tersine onu bir tehdit olarak görmeye........

© Birikim