Martin Jay'in Habermas'ı
Jürgen Habermas, 31 Aralık 1968’de Frankfurt Üniversitesi'ndeki bir seminer sırasında bir öğrenciyi dinliyor. © Max Scheler/SZ Photo/Alamy
Jürgen Habermas'la ilk kez, Ocak 1969’da, Institut für Sozialforschung üzerine hazırladığım doktora tezim için araştırma yapmak amacıyla Frankfurt’a gittiğimde tanıştım. Çalışmam, Enstitünün 1950’ye kadarki tarihini ele aldığı için onun doğrudan hikâyemin başlıca aktörlerinden biri sayılması mümkün değildi; buna rağmen zamanını ve tavsiyelerini cömertçe benimle paylaştı. O sıralarda, ileride en seçkin figürü hâline geleceği “Frankfurt Okulu’nun ikinci kuşağı”ndan henüz söz edilmiyordu. Nitekim birinci kuşağın önde gelen isimleri—Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Herbert Marcuse, Leo Lowenthal ve Friedrich Pollock—hâlâ hayattaydı ve entelektüel bakımdan etkinliklerini sürdürüyorlardı.
Çalışmaları henüz İngilizceye çevrilmeye başlanmış olsa da, kırk yaşına bile gelmemiş olan Habermas Almanya’da son derece güçlü bir mevki edinmişti. Dahası, Eleştirel Teori’nin özgürleştirici praksisle kurduğu sancılı ilişkinin, hocalarından radikal bir gündemi desteklemelerini talep eden öğrenciler tarafından sınandığı bir dönemde, zaten tartışmalı bir kamusal figüre dönüşmüştü. Habermas, tıpkı Marcuse gibi, öğrencilerle tekrar tekrar diyaloğa girmeye çalıştı; böylece Frankfurt Okulu’nun -Georg Lukács’ın sıkça alıntılanan ifadesiyle- “uçurumun kıyısındaki büyük otel”de oyalanan mesafeli mandarinlerden ibaret olduğu yönündeki imgeye meydan okudu.
Öğrenci hareketine hiçbir koşulda sempati duymayan Horkheimer ile davalarıyla dayanışma çağrısı yapan Marcuse arasında uzanan yelpazede Habermas, kendisini huzursuz bir biçimde ortalarda bir yerde konumlanmış buluyordu. Habermas’ın daha sonra Adorno’nun “kış uykusu stratejisi” diye adlandıracağı tutumun, sistemin “tek boyutluluğu”nun anlamlı protestolarla sorgulandığı bir çağda artık tek seçenek olmadığını kabul ettiği açıktı. Bununla birlikte, sistemin çöküşün eşiğinde olduğunu varsaymanın ya da Almanya’nın Nazi geçmişinden arınma sürecinde korunmaya değer hiçbir şey bulunmadığını düşünmenin de tehlikelerine dikkat çekiyordu. Haziran 1967’de, İran Şahı’na karşı düzenlenen gösteriler sırasında öğrenci Benno Ohnesorg’un öldürülmesinin ardından Habermas, nesnel koşullar henüz olgunlaşmadan devrimi tetiklemek isteyen Rudi Dutschke gibi radikallerin iradeciliğine karşı uyarıda bulunmuştu. Ancak Alman Sosyalist Öğrenci Birliği (SDS), uzlaşmaz militanlığını yumuşatmaya yanaşmadı; bunun üzerine Habermas, duyduğu hayal kırıklığıyla onlara “sol faşizm” şeklindeki sert hakareti yöneltti.
Bu yazıda Habermas’ın radikal soldaki itibarını bir kuşak boyunca zedeleyen ve söz konusu kışkırtıcı suçlamanın ardından patlak veren tartışmayı yeniden ele almak niyetinde değilim. Yine de, o dönemde ne kadar ihtiyatsız görünmüş olursa olsun, bu suçlamanın, daha sonra bazı radikal liderlerin sağa, hatta antisemitizme yönelişini önceleyen “saldırgan milliyetçi alt-metni”[2] yakalamış olduğunu teslim etmek gerekir. Bunun ötesinde, Habermas’ın, dinleyici kitlesinin ne denli düşmanca olduğuna bakmaksızın, muhalifleriyle kamusal alanlarda yüzleşmeye istekli oluşuna dair daha genel bir nokta da vardır. Nitekim onun öfke patlaması, belirtmek gerekir ki, gün içindeki ikinci konuşması sırasında yaşanmıştı; Habermas gece yarısı geri dönmüş ve öğrencileri maksimalist gündemlerinden ve bu hedefe ulaşmak için siyasal şiddete başvurma ayartısından vazgeçirmeye yönelik çabalarını sürdürmüştü.
Habermas’ın o dönemde ve sonrasında katıldığı sayısız kamusal tartışmada örneklediği şey, “angaje entelektüel” idealidir. Ancak bu, savaş sonrasında Jean-Paul Sartre’ın entelektüellerin “engagé” olması gerektiği yönündeki çağrısıyla meşhur ettiği geleneksel anlamda bir angajman değildi. Sartrecı versiyon, ilerici bir davaya kayıtsız şartsız, tarafgir bir bağlılığı, hatta entelektüelin bağımsız düşüncesinin o davanın hizmetine tâbi kılınmasını ifade ediyordu. Özellikle bu sonuca karşı çıkan kişi, ölümünden kısa süre önce kaleme aldığı ve teorinin özerkliğini tavizsiz biçimde savunduğu meydan okuyucu “Teslimiyet” makalesinde, “sözde-aktivizm”e ve praksis fetişizmine saldıran Theodor W. Adorno olmuştu.[3] Habermas da, statükoyu “gerekli her araçla” bozmayı meşrulaştırmak için durmaksızın Karl Marx’ın “Feuerbach Üzerine On Birinci Tez”ine başvuranların baskısına boyun eğmeme konusunda hocasıyla aynı çizgiyi paylaşıyordu. Ancak Adorno ve Horkheimer’dan farklı olarak, teori ile praksis arasındaki uçurumun en azından daraltılabileceğine inanıyor; bu amaçla da aktivist muhalifleriyle doğrudan tartışmaya giriyordu. Nitekim, militan Marksist Oskar Negt’i bilimsel asistanı olarak yanında tutmayı sürdürmesi anlamlıdır; üstelik Negt, 1968’de Die Linke antwortet Jürgen Habermas (Sol, Jürgen Habermas’a Yanıt Veriyor) başlıklı bir derleme yayımlamış ve Alexander Kluge ile birlikte, Habermas’ın burjuva kamusal alan anlayışına rakip olacak bir “proleter kamusal alan” kavramı geliştirmişti. Negt daha sonra hayranlıkla şöyle yazacaktı: “Hayatım boyunca bir daha, hakikati bulmaya çalışırken argüman alışverişine Habermas kadar önem veren bir insanla karşılaşmadım.”[4]
Habermas’ın kendi favori polemik stratejilerinden birini ödünç alacak olursak, onun “iletişimsel eylem”[5] teorisi ile kamusal entelektüel olarak üstlendiği rol arasında herhangi bir “edimsel çelişki” yoktu. İlki, daha iyi argümanın ikna edici olacağı umuduyla, fikirlerin öznelerarası alışverişine, bu fikirleri ileri sürenlerin statü ya da güç eşitsizliklerinden bağımsız olarak büyük değer atfediyordu. İkincisi ise, dönemin en acil meselelerine ömür boyu yaptığı müdahalelerde somutlaşıyordu; burada, en rafine teorik çalışmaları ile belirli siyasal pozisyonları savunusu arasındaki süreklilik açıkça görülebilir.
Martin Jay ve Jürgen Habermas, 29 Mayıs 2018’de Münih’te. Fotoğraf: Martin Jay’in izniyle.
Bütün bunlar, Habermas’ın takipçileri için kuşkusuz iyi bilinen meselelerdir ve onun uzun kariyeri boyunca savunduğu iletişimsel rasyonalitenin örneği olarak sık sık anılmıştır. Bunun merkezinde, otoriteye, sezgiye ya da vahye sığınmak yerine, kişinin görüşleri için gerekçeler ve temellendirmeler sunma yükümlülüğü yer alıyordu. Bu yaklaşım, onun müzakereci demokrasiye duyduğu siyasal inancın ya da meşru siyasal eylemin üretiminde akıl ile iradenin eş-kökenliliği olarak görülebilecek düşüncenin temelini oluşturuyordu. Aynı zamanda, Eleştirel Teori’nin liberal ya da neo-Kantçı bir yeniden tahayyülüne dair en küçük bir ima karşısında bile hayal kırıklığı duyan eleştirmenlerin hoşnutsuzluğunun da kaynağıydı; çünkü bu eleştirmenler, Eleştirel Teori'nin Marksist tarihsel materyalizmdeki köklerinin daha açık biçimde kabul edilmesi gerektiğini savunuyorlardı.
Habermas gerçekten de, Wilfrid Sellars’ın “gerekçeler uzamı” diye adlandırdığı söylemsel alanın genişletilmesinin güçlü bir savunucusuydu ve argümanları galebe çalmadığında bile kamusal alandan hiçbir zaman vazgeçmedi. Gerilemelere rağmen, yalnızca teknolojik ve bilimsel ilerlemeyi değil, siyasal hatta ahlaki gelişmeyi de içeren uzun erimli bir “öğrenme süreci” umudunu korudu. Nazi döneminin bir çocuğu olarak, Avrupa’nın genel olarak, Almanya’nın ise özel olarak kendi “uygarlık kırılması”ndan sağ çıkıp nihayet “tamamlanmamış modernlik projesi”yle kader birliği yaptığı bir dönemde yetişti. Max Horkheimer ile Theodor W. Adorno’nun, aklın araçsal varyantına indirgenmiş olduğu diyalektik tersine çevrilmeye ilişkin karamsar yorumuna karşı, Habermas bu yorumun kendisinin de diyalektik dışı olduğunu ileri sürerek direndi.
Habermas’ın Aydınlanma mirasına inatçı bağlılığını besleyen temel iyimserlik, hatta belki saflık hakkında çok şey söylenebilir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ve Avrupa Birliği'nin kozmopolit post-ulusalcılığın motoru olarak genişlemesinin ardından doğan coşku sönümlendiğinde, onun tarihsel ânının da geride kaldığı düşünülmeye başlandı. Sağcı muadilleriyle “liberalleri rezil etmek” yarışına girmeyi seven sol çevreler açısından Habermas kolay bir hedef hâline geldi. Habermas’ın, müzakereci demokrasinin işaret feneri ve insan haklarının koruyucusu olarak Amerika’ya duyduğu saygı itibarsızlaştırıldı; pasifist “nie wieder Krieg” —“bir daha asla savaş”— inancı ise paramparça oldu. Gücün her zaman akla üstün geldiğini baştan beri bildiklerini iddia eden alaycı realistler, ironik biçimde, Habermas’ın İsrail’in varolma hakkına yönelik inatçı desteğine öfke duyan Filistin davası savunucularıyla ortak bir zeminde buluştu.
Habermas’ın kendisi de küresel durumun vahametinin ve bunun umutlarının gerçekleşmesi bakımından ne anlama geldiğinin acı bir şekilde farkındaydı. Eylül 2024’te Almanya’ya yaptığım son ziyaret sırasında, sağlık sorunları nedeniyle bir araya gelememiş olmamızdan yakınarak şöyle demişti: “Ülkelerimizin—hatta genel olarak dünyanın—içinde bulunduğu depresif durum hakkında konuşmayı çok isterdim. Şimdiye kadarki herhangi bir zamandan daha kötümserim.”[6] Yaşamının onuncu on yılına girmiş biri için, böylesine büyük bir enerjiyle sürdürdüğü ve dünya çapında olağanüstü bir ilgiyle karşılanan yaşama gayretinin boşuna olup olmadığını düşünmek kolay olmasa........
