menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma

27 0
20.04.2026

Bülent Tanör’ün 1979 yılında Forum Yayınları’ndan çıkan bir kitabı var. İsmi “TCK 142. Madde: Düşünce Özgürlüğü ve Uygulama”. Kitap, ismini eski Türk Ceza Kanunu’nda yer alan ve dönemin Türkiye İşçi Partisi’nin iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğu ve mahkemenin de iptal istemini reddettiği[1] hukuki düzenlemeden alıyor. İki madde de düşünce özgürlüğüne çizilen anayasal bir sınır olarak okunabilir. 141. madde, belirli siyasi amaçlara yönelik örgüt kurmayı suç sayarken, 142. madde o örgütün amacını bile taşımadan sadece o yönde propaganda yapmayı suç sayıyordu.[2] Yani örgüte üye olmayı gerektirmeden, sadece o düşünceyi dile getirmek, o suçu işlemek için yeterliydi. Şimdilerin “iltisak” kavramıyla bağlantılı düşünebilir.[3] Elbette o dönemde bu suçun konusu her propaganda değil, ancak sınıf siyasetini yükselten, Marksist propaganda idi.

Bülent Tanör kitap boyunca, Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesinin nasıl zamanla ve uygulama eliyle bir düşünce suçu maddesi haline geldiğini anlatır. Öyle ki Anayasa Mahkemesi’nin normu iptal etmemesini şöyle yorumlar: “ [Bu karar] …Yüksek Mahkemenin düşünce özgürlüğünü yalnız ‘Anayasaya uygun düşünceleri açıklama özgürlüğü’ olarak anladığını ortaya koyuyor.”[4]

İdealize edilen akademyanın dışına çıkarak, düşünce özgürlüğünün sınırının anayasa olduğuna dair doktrinde savunulan görüşlerden de örnek verir Tanör. Öyle ki anayasa, kişilerin düşünce özgürlüğünü devlet dahil herkese karşı koruyan bir kalkan olarak da düşünülebilir, düşünce özgürlüğüne sınırlar çizen bir temel yasa olarak da araçsallaştırılabilir.

Kitap boyunca Bülent Tanör, TCK md. 142’nin başka bir boyutunu ele alır. Bu da düşünce özgürlüğünü tehdit eden şeyin yalnızca tutuklamalar ve mahkûmiyet olmamasıdır. Tanör, tam da bu maddeler sayesinde düşünce özgürlüğünün artık bir cesaret işi haline geldiğini söyler. Çünkü düşüncelerini açıklayan biri için dava açılması, dava açılma tehdidinin olması, sonunda mahkûmiyet olmasa, ceza infaz edilmese de davaların yıllarca sürmesi, tedbir olması gereken tutukluluğun kural haline gelmesi gibi sebepler, bu özgürlükten feragat edilmesi için yeterlidir.

 Şöyle söyler Tanör: “Böyle bir ortamda düşüncelerini açıklamak, bir anayasal hakkın kullanılmasından çok, bayağı cesaret işi olmaktadır. Oysa demokratik bir hukuk devleti sisteminde, özgürlüklerin kullanılabilmesi, bir cesaret işi hâline getirilemez.”[5]

Uğur Alacakaptan, muğlak ifadelerle geniş suç ihdas etme geleneği olarak gördüğü bu maddeleri, hükümetin ya da idari organların niyeti ekseninde okur. Çünkü ona göre, bu maddeler öyle yazılmıştır ki kötüye kullanılmaları için idari organların kötü niyetli olmalarına bile gerek yoktur:

“Ancak, işi, hükümet ya da kaza organının iyi niyetine, ya da bilgisine bırakmaktaki tehlike küçümsenemez. Çünkü, maddeler, lâfızlarına uygun bir şekilde uygulandıkları takdirde, kolaylıkla kötüye kullanılabilirler. Hatta, mazur gösterilemeyecek adaletsizliklerle karşılaşılması için yetkili makamların kötü niyetli olmaları da şart değildir.”[6]

“Ancak, işi, hükümet ya da kaza organının iyi niyetine, ya da bilgisine bırakmaktaki tehlike küçümsenemez. Çünkü, maddeler, lâfızlarına uygun bir şekilde uygulandıkları takdirde, kolaylıkla kötüye kullanılabilirler. Hatta, mazur gösterilemeyecek adaletsizliklerle karşılaşılması için yetkili makamların kötü niyetli olmaları da şart değildir.”[6]

Eski Türk Ceza Kanunu’nun düşünce ve ifade özgürlüğüne çizdiği bu sınırı, bugün tekrar eden bir başka madde daha var: Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesinde düzenlenen “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu”. Her iki normda da ortak özellikler var: geniş ve muğlak ifadeler, failin kastının tespit edilememesi, insan haklarının sınırlandırılması açısından yargı yorumuna izin veren belirsizlikler, tutuklamaya varan yargılamalar…

Alacakaptan, eski 142. maddenin suçu, fiilen düşünce suçu haline getirdiğini söylüyordu. Bugün TCK 217/A’da ifade edilen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu” benzer bir riski taşımıyor mu?

Dezenformasyon yasası olarak bilinen bu normun, kanun yapım tekniği açısından taşıdığı en temel sorun, suçu oluşturan davranışların öngörülebilir olmaması.[7] Ancak buna rağmen norm, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve düşünce özgürlüğünün kesişim alanında duruyor. Çünkü bu suç tipiyle, gazetecilerden sendikacılara, insan hakları savunucularından yalnızca fikirlerini açıklayan insanlara kadar geniş bir uygulama hattıyla karşı karşıya kalınıyor.

Gazeteci Furkan Karabay, İBB davası haberinde paylaştığı bilgiler için; Birgün Muhabiri İsmail Arı, kamu kurumlarındaki ve kamu vakıflarındaki usulsüzlüklere dair haberler için; Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu[8], sendikal faaliyetlerinden ötürü; Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’ndan Stj. Av. Doğukan Akan, Başaran Aksu’nun tutuklanmasına karşı çıktığı için bu maddeye dayanarak tutuklandı.  Gazeteci Alican Uludağ bu maddeden tutuklu olmasa da, hakkında bu maddeye dayanarak hazırlanan iddianameler var. Üstelik İsmail Arı’nın tutuklama gerekçesinde Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin 11 Mart 2026 tarihli........

© Birikim