Herkesin Yolculuğu Farklı (II): Yalnızlık Kime Devrediliyor?
Önceki yazıyı radarın dışında kalan kelimelerle bitirmiştim. Dayanışma, örgüt, hesap sorma. Bu yazı, onların oradan nasıl düştüğünü ve boşalan yere kimin ne koyduğunu anlatmak için.
Kelimeler yasaklanmadı, onun yerine fiyatlandırıldı.
Mart 2021'de bir gece yarısı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi'nden çıkıldı, adı İstanbul olan sözleşmeden. İptal davaları yıllara yayıldı. 8 Mart’ta eyleme çıkmak bir polis operasyonu haline geldi. Toplumsal cinsiyet alanında çalışan derneklerin başında kapatma davaları, fon denetimleri ve tek tek manşet olmayacak kadar sıradan olduğu için kimsenin toplamını hesaplamadığı bir idari basınç birikti. 6284 no.lu kadına yönelik şiddete dair uygulama kanunu yürürlükte kaldı, ama kadın örgütlerinin yıldönümü açıklamalarında öne çıkardığı tespit, başvuruların kolluk düzeyinde bir aile içi mesele muamelesi görüp tarafların uzlaştırılmaya çalışılması yönünde.
Bunların hiçbiri sözlükten kelime silmedi. Yaptıkları şey, bir cümleyi kurmadan önce hangi odada olduğunuzu, sesinizin ne kadar çıktığını ve karşınızdakinin kim olduğunu hesaplamak zorunda bırakmaktı. Susturmanın büyük kısmı da zaten budur. Ben de hesapladım, çevremdeki herkes de hesapladı ve kimse kimseye sus demedi. Herkes kendi hesabını kendi yaptı.
O boşluğa hiçbir bedeli olmayan bir dil yerleşti. Mindset, blokaj, çakra dengeleme, titreşim, gölge çalışması. Bu dil problemi tamamen konuşanın içine yerleştirdiği için her odada, herkesin önünde, istenen ses tonuyla söylenebiliyor ve hiçbir sonucu olmuyor. Sansürlenmiyor, çünkü içinde sansürlenecek bir şey yok. Kullananlar açısından bu bir kusur değil, aslında tam olarak işlev haline geliyor.
İkamenin provası yirmi beş yıl önce yapılmıştı. İlker Özdemir'in kişisel gelişim yazını üzerine çalışması kronolojiyi net veriyor. Türkiye'de kişisel gelişim kitaplarına ilgi doksanlarda başlıyor, asıl patlama 2001 krizinden sonra geliyor. Yani bu kelime dağarcığı ülkeye ilk kez, insanların kaybettiği şeyin adının bankacılık sektörü olduğu bir anda girdi. Kaybın faili bu kadar açıkken insanlara uzatılan alet kendi zihniyetleri oldu. 2001'de kaybedilen para, 2021'de kaybedilen bir hukuk metniydi. İkisinin ardından da aynı raf doldu.
Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak kitabında, seksenleri iki söz siyasetinin eşzamanlılığı olarak okumuştu. Sözün bastırılması ile söz patlaması, 12 Eylül'ün yasak ve inkâr rejimiyle arzunun, iştahın, mahremin görülmemiş biçimde kışkırtılıp piyasaya çağrılması aynı dönemin iki yüzüydü ve ikincisi ilkinin hem ödülü hem örtüsüydü. Kitap 1992'de çıktı, bahsettiği yapı ise yerinde duruyor. Değişen tek şey hangi sözün bastırıldığı ve hangisinin patlatıldığı oldu.
Buradaki incelik önemli. Bastırma ile kışkırtma birbirinin karşıtı gibi görünüp aynı bütçeden harcıyor. Failin adını veren cümle pahalıyken kişinin kendi enerjisi hakkında kurduğu cümle bedava kalırsa, konuşma isteği kendiliğinden ikincisine akar ve bunun için kimsenin kimseyi susturması gerekmez. Yasak, dilin bir bölgesini kapatır, piyasa öbür bölgeyi ışıklandırır. Sonuç ise, hiç kimsenin susmadığı, herkesin sürekli konuştuğu, konuşulanların hiçbirinin bir muhatabı olmadığı bir alan oluyor.
Peki bastırılan sözün geri dönmesi neden bu kadar zor? Din bilimci Andrea Jain bu düzene neoliberal spiritüellik diyor ve karşı çıkışın neden sonuç vermediğini jestsel direniş (gestural subversion) kavramıyla açıklıyor. Sektör kapitalizmin yarattığı yıkımı gerçekten teşhis ediyor; çevre, eşitsizlik, yoksulluk, hepsini adıyla anıyor. Ama kolektif muhalefeti ve politika değişikliğini desteklemek yerine, çözme yükünü bireysel tüketiciye yüklüyor. Teşhis tişörte basılıyor, “no bad vibes” diye ve itiraz bir ürün özelliğine dönüşerek soğuruluyor. Jain'in bir bölüm başlığı meseleyi toparlıyor: sistemi değil, kendini iyileştirme çağrısı. Yani ışıklandırılan bölge, kendisine yöneltilen eleştiriyi de aydınlatıp raflarına diziyor. Boşluk böylece kapanıyor.
Bu türden bir okumanın sahada karşılığı da var. Kurtuluş Cengiz, Önder Küçükural ve Hande Gür'ün Türkiye'de Spiritüel Arayışlar isimli çalışması spiritüel hareketlerin Türkiye'deki kronolojisini çıkarıyor ve ortaya bir örüntü çıkıyor. Kırklarda bu hareketlere ilgi duyanlar eğitimli üst orta sınıflardı ve devlet bunları apolitik oldukları için tehdit saymıyordu. Altmışlar ve yetmişler, yani siyasal ve toplumsal hareketlerin yükseldiği dönem, spiritüel arayışların hem devletten hem halktan en az ilgi gördüğü dönem oldu. Seksenler ve doksanlarda ise........
