menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öfke Tuzağı, Troller ve Başkalaşan Sosyallik

13 0
23.01.2026

Oxford Sözlüğü, "rage bait“i (öfke tuzağı) 2025 yılının kelimesi olarak seçti. Çok açıktır ki bu, epey politik ve tecrübe edilenlere referans verir bir seçimdir. Zira hem sosyal medya günbegün hayatın bir parçası haline geliyor hem de giderek asıllaşan bu mecralar bir süredir hiç durulmayan öfke ihtilallerine muhatap.

Sosyal Medya ve Sosyal Başkalaşım

Akıllı telefonların hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmeye başladığı 2010‘lu yılların ilk yarısından itibaren sosyal medya platformları da adeta soluduğumuz, yaşadığımız mecralar oluverdiler. Bu süreci Türkiye’den müşahade edenler bizim için bu konudaki kırılma noktasının 2014-2015 civarında olduğunu hissedeceklerdir. Sosyal medya platformlarının tarihi çok daha eskiye uzanmasına rağmen özellikle bu tarihlerde toplumun ciddi bir kısmı akıllı telefonlar vasıtasıyla buralara her dakika kolayca erişebilmeye başladı. Teknolojinin yeni harikaları olan bu telefonlar, yaygınlaştıkça, aşılanan bir topluluğun bir noktadan sonra sürü bağışıklığı geliştirmesini andırır şekilde kitleleri sosyal medya iklimine dahil etti. Bu mecralar; artık daha önceden olduğu gibi içinde yaşanılan günün haricinde bir istirahat, rahatlama, sosyalleşme noktası gibi idrak edilmiyor; aksine günü kaplayarak yaşanılanı şekillendiren bir varlık alanı olarak vücut buluyordu. Bu geçişin yumuşaklığı ve içten içeliği; toplumumuzun yaşadığı radikal dönüşümü, birçoğumuzun tasavvurunda dikkat celbetmeyecek, önemsiz bir olaymış gibi gösterebilir, gerçekliği makyajlayabilir, ama aslında belki de insanlık tarihinin gördüğü en büyük ve en süratli sosyal başkalaşım sürecinin içinden geçtik, geçmekteyiz.

Esasında bu dönüşüm, üstel yükselen dalgalar halinde yaşanıyor. İnsanların sadece yüz yüze iletişim kurduğu devirlerden gazete, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarına kadar yaşanan medya serüveni, kabaca iletim kabiliyetinin gitgide demokratikleşmesiyle karakterize olur. Eskiden küçük, hakim zümrelerin tesirli silahları olan bazı kıymetli araçların gücüne bugün telefonu olan herhangi bir insan şansı yaver gittiği takdirde erişebiliyor, sesini duyurabilme gücünün arttığını hissediyor. Tabii durup düşünülmesi gereken nokta, bu demokratikleşmenin sahiden tek yönlü olup olmadığıdır. Belki de bu platformların iyice güç kazanıp tekelleşmeleri ve ilerleyen yapay zeka teknolojisinin bu mecraların algoritmalarını namütenahi kontrolle kutsaması, bireyin sanal düzlemde en demokratik günlerini çoktan geride bırakmıştır? Tabii bu retorik soru, içinde süzüldüğümüzün aşikarlığından kaynaklanıyor.

2010‘lu yılların ortalarına doğru, yani işin içine akıllı telefonlar vasıtasıyla gündelik erişim girdikten sonra sosyal medya platformlarının algoritmik yapısının değiştiğini her dikkatli göz fark edecektir. Örneğin, 2008‘in Facebook’unda kullanıcı iradesi dışında maruz kalınacak içerik minimum seviyedeydi, yani arkadaş olarak eklemediğiniz/takip etmediğiniz bir kişinin/sayfanın paylaşımlarını görmeniz çok zordu. Bugünün Facebook’unda ise neredeyse gördüğünüz çoğu şey, algoritmanın size sunduğu içeriklerdir. Bu modelin dehşet vericiliği; artık her kullanıcının sistemde iyi kötü tanımlı olduğu ve dolayısıyla bireyin özgür iradesinin, tercih kudretinin bir noktada fiilen kırıldığı düşünüldüğünde daha iyi idrak edilebilir.

İktisadi dinamiklerinden biliyoruz ki, sosyal medya platformlarının esas gayesi, kullanıcıları mümkün olabildiğince ekran başında tutmak, günlerinden mümkün olan en fazla payı almaktır. Bu gayenin köklerinde, reklam gelirlerinin arttırılması, daha fazla verinin toplanması ve toplumsal yön verme işleminin sağlanması gibi hedefler olabilir. Algoritmanın bu hedeflere ulaşmak için mükemmel bir alet olduğunu vurgulamaya gerek yok; algoritma, her bir kullanıcının temayüllerini tespit edecek, ona göre içerik sunacak ve böylece her kullanıcının dikkat süresini maksimize edecektir. Herbert A. Simon’ın ortaya attığı "dikkat ekonomisi“ kavramı da bununla ilişkilidir. Bilgi toplumunu, sanayi toplumundan keskin bir şekilde ayrımak bana pek mantıklı gelmese de neticede bilginin böylesine bollaştığı bir ortamda kullanıcıların dikkat süresini azamiye çıkarabilmenin, inanılamayacak kadar kompleks araştırmalar ve gayretlerle mümkün hale geldiği ortadadır. Maddi hedeflerden neşet eden ve kullanıcıya yönelmiş olan bu çabalar, temelde insanı anlamak yoluyla işe koyulur, çünkü kullanıcı/tüketici/müşteri insandır. Bu saikle insan hissiyatının detaylı bir röntgeni çekilir ve hangi hislerin tetiklenmesinin daha faydalı olacağı tespit edilir.

Öfke algoritması

Bana kalırsa dijital platform şirketlerinin, tetikledikleri takdirde onları hedeflerine bugün en maliyetsiz ve doğrudan götüreceğine karar kıldıkları his, öfkedir. Çünkü öfke, beraberinde karşılık vermek, mücadele etmek ve savaşmak güdüsünü getirir. Dolayısıyla kullanıcıyı reaktif hale getirmenin en kolay yoludur. Mutluluk, şaşkınlık, üzüntü durumlarında platforma tepki ve veri kazandırma şansı görece daha düşüktür; ama öfke durumunda cevap vererek, kavganın içinde kalmayı seçerek dikkatin daha fazla yöneltilmesi ihtimali yükselir. Bu ihtimal yükseldikçe de kâr maksimizasyonu, kaçınılmaz olarak -ve şirketlerin öngördüğü şekilde- artacaktır. Yani öfke, bu şirketlerin, platformlarında hüküm sürmesini doğal olarak arzu edecekleri bir duygu iklimidir, zira daha çok kazandıracağı kesindir. Bu maksatla, her kullanıcının sosyokültürel, sosyoekonomik ve ideolojik konumu tahlil edilmeli, onları en çok kızdıracak içerikler tespit edilmeli, provokatif bir şekilde önlerine çıkarılmalı ve en sonunda da etkileşim beklenmelidir. Bu, kâr maksimizasyonunun ve beraberinde gelecek olan kitle kontrol gücünün zorunlu bir emridir; tabii olarak eylemlerin toplum ve birey ölçeklerindeki sosyolojik ve psikolojik sonuçları göz ardı edilir, yani regülasyonların yokluğunda şirketlerden bir etik freni beklemek safdillik olacaktır.

Başta Twitter (X dememecilik!) olmak üzere sosyal medya platformlarının, çizdiğim teorik çerçeveyle uyuşur şekilde son yıllarda gitgide sertleştiğini sanırım herkes gözlüyordur. Bu platformlara, uzun zamandır sadece toplumsal cereyanları takip edebilmek için bakan birisi olarak sürekli kimlik politikaları üzerinden teşekkül eden gerilimler görmeye başladım, örüntüyü tespit edebilmek için bunları farklı kollardan inceledim, zira bunlar yalnız bana tesadüf ediyor da olabilirdi. Bugün sosyal meselelere biraz ilgi gösteren ve bunu algoritma nezdinde bir miktar içeriğe bakarak teyit etmiş olan herkes Twitter’a her girdiğinde kanı beynine sıçratacak gönderiler görüyor ve sürekli gündemin çıldırtıcılığından şikayet ediyor.

Burada değinilmesi gereken bir nokta da, makro düzlemde direksiyonu öfkenin tetiklenmesine kıran şirketlerin, mikro düzlemde yaratacakları iktisadi değişiklikler ve iş kollarıdır. "Trollük“ diye tabir ettiğimiz "savunurculuk“ ve "damarına basmacılık“, bana kalırsa makro düzlemdeki bu iktisadi tercihin doğal bir sonucudur. Öfkenin dikkat ekonomisinin nadide bir enstrümanı haline geldiği bu iklimde, sanal dünyanın KOBİ‘leri de hayatta kalabilmek için istihdam yaratacaklardır. İşte "trol“ diye nitelendirdiğimiz sosyal medyadaki cevval elemanlar, gündelik iaşelerini fonlayan bu yapıların güdümündedirler.

Bu........

© Birikim