Acaba Demokrasiye Ulaşabilir miyiz?
Tabii insan kuşkuya düşüyor!
1923’ten bu yana 102 yıl geçmiş!
“Ebedi Şef” ve “Milli Şef” dönemleri otuz yedi yıl sürmüş. Demokrat Parti 1954 sonrası otoriter dönemi altı yıl. Yaşadığımız üç askeri darbeye de toplam sekiz yıl koyalım! AKP’nin son on üç yılında otoriter rejim tekrar inşa edilmiş.
Toplamda otoriter yönetimler altında geçen süre altmış dört yıl!
Yani cumhuriyet tarihinin yarısını aşan bir süreye demokrasi adını veremiyoruz. Öbür yarısı da ceza kanununun fikir, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan 141.-142. ve 163. maddelerinin ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin baskısı altında yaşanan bir “demokrasi.”
Acaba bu ülkede demokrasinin bir türlü çiçeklenememesinin nedeni toprağından mı, suyundan mı kaynaklanıyor? Yapısal nedenleri mi var bu durumun?
Belki en başta şu söylenebilir: Batı Avrupa'da bugünkü demokratik sistemler aristokrasi, burjuvazi, işçi sınıfı ve yoksul köylüler arasındaki asırlara dayanan mücadeleler, pazarlıklar ve uzlaşmalar sonucunda ortaya çıktı ve farklı çıkarların dengelenmesine dayanan bir yönetim biçimi olarak şekillendi (tabii ki bu dengede terazinin ibresi tam ortada durmuyor ve egemen sınıflara doğru fena halde yatıyor). Bu dengenin en önemli ayakları da güçler ayrılığı, parlamento, özgür seçimler, hukuk devleti, sivil toplum, örgütlenme, basın ve ifade özgürlüğü ve nihayet şeffaflık ve hesap verebilirlik.
“Hadi biz de demokrasiye geçiverelim” deyince olmuyor tabii! Mesela cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk güçler ayrılığını değil, güçler birliğini savunuyordu. Karşısında da “o iş öyle olmaz hocam!” diyecek bir soylu sınıf, güçlü bir burjuvazi, güçlü bir işçi sınıfı yoktu!
Yuvarlana yuvarlana bu günlere geldik anlayacağınız!
Üstelik biz kırsal toplumlara özgü, akrabalığa, komşuluğa, ortak değer ve geleneklere bağlı toplumsal ilişkilerden bir türlü sıyrılamadık. Bu ilişki biçiminde lider, topluluğun "ata” ya da “baba" figürü gibi. (Dikkat tehlike, eril figür!) Ona duygusal olarak bağlanır, itaat ederiz. Üstelik eleştiri ve sorgulamadan da muaf tutarız.
Bir türlü kalıcı demokrasiye geçememizde, geçmişimizdeki “kahhar yanı kerim yanına hep ağır basan” devlet geleneğinin hafızamızda bıraktığı derin izlerin de rolü vardır sanırım. Kadim zamanlardan beri devlete hükmedenler tarafından ezilmiş, katledilmiş, sindirilmiş atalarımızın acı hatırası, toplumda zulme itiraz etmekten çok, ona boyun eğerek muktedirlerin ayağının sürçeceği günü bekleme tavrını güçlendirmiştir bizde. İslamiyetten gelen biat ve itaat kültürünün de demokrasi taleplerine pozitif bir katkı sunduğu söylenemez tabii!
Fakir bir toplumda kaynak dağıtımında devletin oynadığı başat rol de demokrasinin önündeki engellerden biri sanırım. İktidara gelenler kamusal kaynakları kendi siyasal tabanlarına çevirerek (suyun başını tutarak) konumlarını sağlamlaştırır, kaynaklardan yoksun kalma korkusu da tabanın lidere bağlılığını teşvik eder.
Geçmişte yaşanmış........
© Birikim
