Okullarda Şiddet Gizli Müfredatın Çıktısı mı?
“Öğrenmenin büyük bölümü öğretimin sonucu değildir; aksine, anlamlı bir ortamda engellenmemiş katılımın ürünüdür.” Ivan Illich, Okulsuz Toplum
“Öğrenmenin büyük bölümü öğretimin sonucu değildir; aksine, anlamlı bir ortamda engellenmemiş katılımın ürünüdür.” Ivan Illich, Okulsuz Toplum
Okullarda üst üste yaşanan şiddet olaylarından sonra özellikle eğitim-öğretim ortamlarındaki şiddet gündem oldu. Şiddet sorunu üzerine doğal olarak pek çok şey söylenebilecek, yine sayısız öneri, tanım ve değerlendirmede bulunulacak; şiddetin önlenmesi için de kimi makul, isabetli; kimi irrasyonel, mantık dışı birçok öneri gündeme taşınacaktır. Fakat baştan söylemek gerekir ki çoğu tartışma salt “okullarda şiddet” in önlenmesi dar kadrajı üzerinden yapılacağı ve sevgili Rakel Dink'in “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim!” dediği asıl derin gerçeklik ıskalanacağı için, bu öneriler hep kadük olacaktır. Biliyoruz ki şiddet, tek tip bir olgu biçiminde karşımıza çıkmıyor; hem biçimleri hem de taşıdığı anlamlar açısından çeşitlilik gösteriyor. Özellikle gençlik şiddetini anlamak için birkaç farklı mantıktan söz edilebilir. İlki, artık geleneksel toplumsal denetimlerle kontrol edilemediği için daha yoğun hissedilen “gündelik” şiddet. İkincisi doğrudan suç ve çıkar amacıyla ortaya çıkan şiddet. Bir diğeri ise, toplumsal çatışma kanallarının yokluğunda biriken duyguların patlaması şeklinde görülen “öfke şiddeti” dir. Ancak güncel örnekleri anlamlandırmak için, şiddetin yalnızca klasik kategorilerle açıklanamayacağı da söylenebilir. Özellikle dijital ortamların ve ilişkisel dinamiklerin iç içe geçtiği yeni bir bağlamda ortaya çıkan şiddet biçimlerinden söz etmek gerekmektedir. Bu bağlamda şiddet; kimlik kurma, görünür olma, otoriteyi sorgulama ve baskıyla baş etme gibi motivasyonlarla şekillenebilmektedir. Bu dinamikler, sınav sistemi ve başarı baskısının yarattığı gerilimden beslenen performans odaklı şiddet; otoriteye tepki biçiminde ortaya çıkan şiddet; dijital ortamlarda görünürlük ve teşhir arzusuyla bağlantılı şiddet; kimlik ve aidiyet krizlerinden kaynaklanan şiddet ve son olarak giderek normalleşen duyarsızlaşmış şiddet gibi farklı görünümler altında ortaya çıkabilmektedir.
Doğal olarak bahsi geçen, geçmeyen her bir şiddet türü, farklı nedenlere dayandığı için kendine özgü gerekçelerle yorumlanmalı ve yine o perspektiften çözümlerle tartışılmalı. Bütün bunların dışında şiddet; tutkular, çıkarlar, ortak arzular ve insanlar arasındaki derin farklılıklarla yakından ilişkili de olabiliyor. Nitekim Hobbes’a göre toplum, şiddeti azaltmak için daha güçlü ama meşru bir şiddet olan devlet gücünü üretirdi. Freud ise şiddetin, insan arzularının ve kişilik gelişiminin doğal bir parçası olduğunu savunmuştu. Bu bağlam üzerinden bakıldığında şiddeti, her yerde ve her zaman var olan bir olgu olarak görmek gerekiyor. Dolayısıyla kimi zaman meşru, kimi zaman gayrimeşru, kimi zaman açık, kimi zaman gizli biçimde varlığını sürdüren şiddetin bu çok boyutlu yapısı, onu bir hayli karmaşık bir sorunlar yumağı olarak karşımıza çıkarıyor.
Toplumun güçlü şekilde bütünleştiği durumlarda, özellikle genç erkekler için belirli ölçüde “tolere edilen” şiddet alanları bulunuyor. Bu tür şiddet, yetişkinler tarafından hem eleştirilir hem de dolaylı biçimde desteklenir. Bu tür tolere edilen şiddet, belirli kurallar içinde kaldığı ve topluluğun düzenini tehdit etmediği sürece kabul edilebilir olarak değerlendiriliyordu. Ancak toplumsal bütünleşmenin zayıfladığı durumlarda, özellikle dezavantajlı, yoksul, dışa itilmiş bölgelerde, gençlik şiddeti daha yoğun ve kontrolsüz bir biçimde ortaya çıkabiliyor. Yetişkinlerin rehberliği ve toplumsal uzlaşma eksik olduğunda, şiddet daha geniş bir düzensizlik ortamının parçası haline geliyor. Bu durumda gençlerin, parçalanmış bir dünyada kendilerine yeni kimlikler ve aidiyetler oluşturmaya çalıştığını gözlemleriz.
Okullarda görülen şiddet türünün büyük kısmı ise öğretmenlerin çoğunun da algıladığı gibi, bu kontrolsüz gençlik şiddetine dâhil edilebilir. Bir ihtiyacın sosyalleşmesi olarak adlandırabileceğimiz bu geleneksel,işlevselci, toplum ve devletçe hoş görülerek belli bir alan açılmış olan mevcut şiddetin, toplumsal düzenlemelerin önemli ölçüde zayıfladığı; hak-hukuk-adalet-liyakat ölçülerinin yeterince geçerli olmadığı sistemik kriz süreçlerinde tümüyle kontrolden çıktığını görürüz. Dolayısıyla yetişkinlerin suç ortaklığını hesaba katmadan, yani bu "hoş görülebilir şiddet" normlarına ilişkin anlaşmaları gözden kaçırarak, gençlik şiddetini daha geniş bir şiddet örüntüsünün parçası olarak göremeden sorunu da bütünlüklü biçimde değerlendirmemiz mümkün olmaz.
Ancak şiddet olgusunu yalnızca bu sistemsel ve kurumsal çerçeve içinde ele almak da belirli sınırlılıklar içerir. Nitekim aile yapısı, bireyin erken dönem sosyalizasyon süreçlerinin temel belirleyeni olarak, şiddet eğilimlerinin oluşumunda kritik bir rol oynar. Parçalanmış aile yapıları, ebeveyn denetiminin zayıflığı ya da aşırı otoriter tutumlar, gençlerin duygusal düzenleme kapasitesini doğrudan etkileyebilmektedir. Bununla birlikte bireysel psikoloji de göz ardı edilemez bir boyuttur; dürtü kontrolü zayıflıkları, travmatik yaşantılar, kimlik gelişimindeki kırılmalar ve düşük benlik saygısı, şiddeti bir ifade biçimi haline getirebilir. Ekonomik eşitsizlikler ise gençler arasında hem maddi hem de sembolik bir dışlanmışlık hissi yaratarak, özellikle rekabetçi okul ortamlarında aşağılanma ve değersizlik duygularını derinleştirebilir. Son olarak kültürel bağlam, şiddetin algılanış biçimini ve meşruiyet sınırlarını belirleyen önemli bir çerçeve sunar; bazı kültürel ortamlarda şiddetin belirli türleri normalize edilirken, bazılarında daha güçlü biçimde dışlanır. Dolayısıyla okullardaki şiddeti anlamak, ancak bu çok katmanlı yapıların karşılıklı etkileşimini dikkate alan bütüncül bir yaklaşımla mümkün olabilir.
Gençlerin kendilerini kontrol etme kapasitesinde yaşanan zayıflama sonucunda ortaya çıkan ve çoğu zaman dürtüsel ya da “akıl dışı” olarak nitelendirilen şiddet davranışları, yalnızca bireysel arzuların ya da hayal kırıklıklarının bir sonucu olarak açıklanamaz. Bu tür eğilimleri, daha geniş bir bağlam içinde, yapısal dinamiklerin bireysel düzeydeki yansımaları olarak değerlendirmek daha bütüncül bir yaklaşım sunabilir. Bu noktada ÉmileDurkheim’ın “anomi” kavramı, toplumsal normların zayıfladığı ve bireyin yönelimlerini düzenleyen referansların belirsizleştiği durumları açıklamak açısından önemli bir çerçeve sunabilir. Normatif düzenin aşındığı bu tür ortamlarda birey, davranışlarını yönlendirecek istikrarlı ölçütlerden yoksun kalmakta ve bu durum, şiddet dâhil olmak üzere çeşitli sapma biçimlerinin ortaya çıkma olasılığını artırmaktadır.
Bununla birlikte, modern toplumsal yapının yalnızca norm kaybı üzerinden değil, aynı zamanda sürekli yeniden üretilen belirsizlikler ve güvencesizlikler üzerinden işlediği de göz önünde bulundurulmalıdır. ZygmuntBauman’ın “akışkan modernite” olarak tanımladığı bu durum, bireylerin........
