Mehtap Ceyran’ın Dönüş Romanı: Yarayla Yaşamak ya da Dönüşün İmkânsızlığı
“Gömülü olan ölü değildir; aksine hâlâ konuşuyordur.” Hélène Cixous
“Gömülü olan ölü değildir; aksine hâlâ konuşuyordur.”
Mehtap Ceyran’ın yakın zamanda çıkan ve otobiyografik özellikler taşıyan üçüncü romanı Dönüş, ana karakter Pero’nun çocukluk travmaları, cezaevi yılları ve babasıyla kurduğu sancılı ilişkinin izini süren bir hafıza kazısı niteliğinde. Ancak romanı, yalnızca geçmişe dönük bir hatırlama anlatısı olarak değil; geçmişin bedende, dilde ve mekânda hâlâ sürmekte olan etkilerinin epik anlatısı olarak düşünmek daha doğru olur. “Dönüş”, anlatısının üst katmanında ana karakter Pero’nun hapishaneden tahliye olup çocukluğunun Batman’ına, baba evine, yaptığı fiziksel bir yolculuk anlatılırken, derin alt katmanlarında ise çocukluğuna; bastırılmış hafızasına ve kapanmamış yaralarına doğru inen ruhsal bir yolculuğun sancılı, ağrılı izlerini süreriz.
Romanın olay örgüsü, Pero’nun on yıl sonra cezaevinden tahliye olup çocukluğunun geçtiği Batman’a dönüşüyle başlar. Dışarıdan bakıldığında bu yolculuğun nedeni basit ve açıktır. Babasının yaşadığı eve yani çocukluğunun varlık bulduğu mekâna dönmek ve ondan önce de onkoloji servisinde ölüm döşeğinde yatan babasının son günlerine yetişmek. Fakat bu ziyaret, kısa sürede bir aile buluşmasından çok, geçmişin katmanlarına yapılan zorunlu bir kazıya dönüşür. Pero esasında, Batman’a yalnızca babasını görmek için değil; çocukluğunun enkazına, bastırdığı korkulara ve yarım kalmış hesaplaşmalarına dönüyordur. Bu yüzden romanın asıl hareketi fiziki ve coğrafi değil, hafızasaldır ki zaten anlatının sonunda da aslında Pero’nun babasına kavuşmasının ve onunla girdiği hesaplaşmanın gerçek değil, hayali olduğunu öğreniriz. Ceyran’ın kurgusundaki en ustalıklı ve yaratıcı buluşun bu hayali yolculuk inşası olduğunu düşünüyorum.
Pero’nun çocukluğu, güvenle yaşadığı bir “ev” deneyimi değil, şiddetle buluşmasının ilk mekânıdır. Ev onun için korunmanın, güvenin değil; ihmalin, sevgisizliğin ve istismarın başladığı yer olur. Bu yüzden çocukluk hafızasının en sert kırılmalarından biri de babasının kuzeni tarafından uğradığı cinsel saldırı olur. Bu saldırı, Pero’nun dünyayla kurduğu temel güven duygusunu parçalar ve onu evden kaçmaya zorlayan ilk büyük travmaya dönüşür. Ancak evden kaçış, şiddetten kurtuluş anlamına gelmez. Babasının, yanında kalsın, büyüsün diye götürüp bıraktığı ihtiyar Kamo’nun evinde maruz kaldığı fiziksel ve ruhsal işkence (kaynar sularla yıkanmak, aç bırakılmak, ağır işlere zorlanmak), çocukluk travmasını derinleştirir. Bu deneyimlerin ardından Pero’nun dili tutulur; kekemelik, suskunluk ve ağır bir içe kapanma geliştirir. Böylece romanın erken katmanlarında dil, yalnızca iletişim aracı değil; Pero’nun ontolojik düzeyde yaşadığı anomalisinin ilk kayıp alanı olarak belirmiş olur.
Pero’nun kişisel tarihi, (anlatı olayları 1979’dan günümüze dek gelen bir sürede geçer), Türkiye’nin yakın siyasal tarihinden ayrı ilerlemez. Roman örüntüsünün en önemli ve başarılı damarlarından biri, yazarın, bireysel acı ile siyasal şiddeti aynı süreklilik içinde kurabilmesidir. Pero’nun çocuklukta deneyimlediği baskı, yetişkinlikte devlet şiddetinin başka bir biçimiyle sürer. Gençliğinin başlarında girdiği hapishane hayatı bu sürekliliğin en sert aşamalarıyla doludur. Pero, cezaevinde “Hayata Dönüş” operasyonunu doğrudan deneyimler; duman, patlama, silah sesleri, işkenceler ve ölümler arasında hayatta kalmaya çalışır. Operasyonun ardından yeraltındaki dar hücrelerde ağır tecrit, çıplak arama dayatması, taciz ve sistematik aşağılanma ile karşı karşıya kalır. Böylece roman, ev içi şiddet ile devlet şiddeti arasında görünmez bir süreklilik kurar: Baba ile devlet, ev ile hapishane, farklı ölçeklerde işleyen aynı iktidar mantığının uzantılarına dönüşür.
Romanın merkezindeki en güçlü gerilim, Pero ile babası arasındaki kırılmış, onarılamaz bağdır. Baba, Pero’nun hayatında yalnızca sevgisiz ve baskıcı bir ebeveyn değil; aynı zamanda ilkesiz, kaba otoritenin ev içinde karşılaştığı ilk yüzüdür. Ancak roman, babayı tek boyutlu bir fail olarak çizmez. Onu hem korkularıyla yaşayan hem de bu korkuları ev içinde iktidara dönüştüren kırılgan bir figür olarak kurar. Romanın sonlarında babanın hastalığı bu ilişkiyi tersyüz eder. Bir zamanlar korkulan, mesafeli ve buyurgan olan beden artık Pero’nun bakımına muhtaç, “bir deri bir kemik kalmış” kırılgan bir bedene dönüşmüştür. Romanın en çarpıcı duygusal hattı burada açılır. Pero, çocukluğunu yaralayan babaya bakarken nefret ile merhamet arasında gidip gelir. Bir çeşit hastalıklı ya da tarifi zor simbiyotik bir ilişki gibidir. Acıyı yaratan failden hem nefret hem de ona bağlılık hissetmek, derin psikanalitik bir analizin konusu olarak ancak anlaşılabilir olur. Babayla bu son karşılaşma, bir yüzleşme kadar ertelenmiş bir hesaplaşmaya dönüşür. Fakat beklenen hesap hiçbir zaman tam anlamıyla görülmez; babanın ölümüyle birlikte o nihai karşılaşma ebediyen eksik ya da askıda kalır.
Romanın son bölümü, bu eksikliği mekânsal düzeyde de görünür kılar. Pero annesinin mezarını arar; fakat mezarın artık yerinde olmadığını, fiziksel olarak silinip gitmiş olduğunu fark eder. Bu kayıp, romanın bütün izleğini kristalize eden en güçlü simgelerden biridir. Çünkü burada yalnızca bir mezar değil, geçmişe tutunma imkânı da kaybolmuştur. Annenin mezarının yokluğu, geçmişin artık onarılamayacağının ve “dönüş”ün aslında hiçbir zaman mümkün olmadığının somut karşılığıdır. Batman’a, aileye, çocukluğa ya da kökene dönüş yoktur; yalnızca kaybın yeniden fark edilişi vardır. Roman, Pero’nun yaşadığı tüm dehşeti içinde taşımaya devam ettiği bir sonla kapanır. Bu yük, bütünüyle söze dökülebilen bir anlatıya dönüşmez; kelimelere tam olarak çevrilemeyen, “varlığın uğultusuna gizlenmiş” bir iç dil olarak kalır. “Dönüş” bu anlamda, iyileşmenin değil; yarayla yaşamayı öğrenmenin romanıdır. Mehtap Ceyran, Pero’nun hikâyesinde yalnızca bireysel bir travmayı değil, bedene yazılmış hafızayı, suskun bırakılmış bir coğrafyayı ve kapanmayan bir tarihsel yarayı anlatır. Bu yüzden “Dönüş”, bir eve dönüş değil; geri dönülemeyecek olanla yüzleşmenin romanıdır diyebiliriz.
“Çünkü yara sadece geçmiş değil, gelecek karşısındaki dehşetimiz yüzünden de açık kalır.” Derrida
“Çünkü yara sadece geçmiş değil, gelecek karşısındaki dehşetimiz yüzünden de açık kalır.”
Mehtap Ceyran, romanın başına bir epigraf cümlesi koyar. Derrida’dan seçtiği “yara sadece geçmiş değil, gelecek karşısındaki dehşetimiz yüzünden........
