Kabuktaki sarmal
Tarihte ataerkil aile ve mülkiyet olgularının ortaya çıkmasıyla başlayan, bugün kitle kültürü endüstrisi tarafından yönlendirilen, kadının metalaştırılmasına dayalı bir güzellik algısı var.
Hitchcock’un kadın karakterlerinde gördüğümüz, Fellini’nin meme ya da Tarantino’nun ayak fetişizminin sinemasal yansımalarında karşılaştığımız ‘erkek yönetmen egemenliği’ndeki metalaştırma sürecinin çok ötesinde bir şey bu: Kadınların sanki hipnoz altındaymış gibi yönlendirildiği güzellik standartlarıyla yaşıyoruz artık; kız çocuklarının prenses olmaya özendirildiği, prenses olabilmenin ilk koşulununsa ‘üvey anneden (çevredeki diğer tüm kadınlardan) daha güzel olmak’ olduğu, bunun için tıpkı ayağı cam ayakkabıya girebilsin diye topuğunu kesen ‘çirkin’ kızkardeş gibi kendini bir kalıba sokmaya zorlandığı, endüstriyel güzellik standartları...
John Berger bunu Görme Biçimleri’nde şöyle ifade ediyordu:
“Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.” (Çev: Yurdanur........
