menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gizli Ajan der ki: Yaşamak bir eylemdir

55 0
21.03.2026

Kleber Mendonça Filho, çağdaş sinemada mekânın hafızasını ve mülkiyetin politik katmanlarını en iyi okuyan yönetmenlerden biri. Aquarius ve Bacurau ile Brezilya’nın bastırılmış tarihine kazı yapan yönetmen, bu kez Gizli Ajan (The Secret Agent / O Agente Secreto) ile doğrudan 1970’lerin askeri diktatörlüğüne dönüyor. Film, ödül sezonunda beklenen Oscar karşılığını bulamamış olabilir; ama bu durum, onun sinemasal gücünü zayıflatmak yerine daha da belirginleştiriyor. Çünkü Mendonça Filho’nun sineması zaten Akademi’nin sevdiği türden “temiz” politik anlatılara değil, pürüzlü, huzursuz ve yer yer arsız bir estetiğe yaslanıyor.

KAHRAMANLIKTAN ARINMIŞ

Filmin merkezinde, 1977 Recife’sine dönen Marcelo var. Wagner Moura’nın canlandırdığı bu karakter, politik sinemanın alışıldık kahraman figürlerini bilinçli biçimde boşa çıkarıyor. Marcelo bir direniş sembolü değil; yorgun, kayıplarla şekillenmiş ve ideallerinin enkazı altında kalmış bir adam. Moura’nın performansı da tam olarak bu kırılganlık üzerine kurulu. Büyük çıkışlar, dramatik patlamalar yok; bunun yerine omuzlara çöken ağırlık, bakışlara yerleşmiş bir tedirginlik var. Bir sahnede dış görünüşüyle Che Guevara’yı andırması, neredeyse ironik bir jest. Çünkü bu görüntünün içi devrimci bir romantizmle değil, derin bir tükenmişlikle dolduruluyor. Bu tercih, filmi klasik diktatörlük anlatılarından ayıran temel kırılmayı yaratıyor. Mendonça Filho, kahramanlık hikâyeleri anlatmak yerine hayatta kalma stratejilerine odaklanıyor. Marcelo’nun bir devlet dairesinde silik bir memur gibi çalışması ya da oğluyla kurduğu kırılgan bağ, politik olanın gündelik hayatın en sıradan anlarına nasıl sızdığını gösteriyor. Zaten filmin asıl gücü, bu sızma halini görünür kılmasında yatıyor. Diktatörlük burada tanklar ve silahlarla değil, duvarlardaki Ernesto Geisel portreleriyle, bürokrasinin donuk yüzüyle ve gazetelerdeki alaycı başlıklarla var oluyor. Şiddet, doğrudan gösterilmek yerine normalleştiriliyor. Bu da filmin en rahatsız edici ve en politik tarafını oluşturuyor: korkunun sıradanlaşması.

MEKANIN POLİTİĞİ

Recife ise bu anlatının kalbinde yer alıyor. Şehir, sadece bir arka plan değil; kolektif hafızanın canlı bir taşıyıcısı. Karnavalın coşkusu, müzik, dans ve güneş; tüm bu yaşam enerjisi, görünmez bir baskıyla sürekli çarpışıyor. Mendonça Filho bu çelişkiyi yalnızca tematik olarak değil, görsel düzlemde de kuruyor. Derin odak kullanımı sayesinde ön plandaki neşe ile arka plandaki tehdit aynı anda, aynı netlikte var olabiliyor. Eğlence ile korku birbirini iptal etmiyor; aksine, birbirini daha da görünür kılıyor. Marcelo’nun sığındığı apartman dairesi bu çelişkinin mikro ölçekteki karşılığı. Kaçakların, kaybolma ihtimaliyle yaşayanların mekânı olan bu daire, bir yas alanına dönüşmüyor. Tam tersine, içkinin, dansın ve kahkahanın eksik olmadığı bir yaşam alanı olarak varlığını sürdürüyor. Yönetmen burada çok net bir şey söylüyor: yaşam enerjisi, diktatörlüğün ciddiyetini bozan bir karşı kuvvettir.

TÜRLER ARASI GEÇİŞLER

Filmin türler arasında gidip gelen yapısı da bu politik yaklaşımı destekliyor. Başlangıçta bir casusluk gerilimi gibi ilerleyen anlatı, aniden grotesk bir kara komediye dönüşebiliyor. Özellikle benzin istasyonu sahnesi, ölümün nasıl sıradanlaştığını çarpıcı biçimde gösteriyor. Bu sahnede izleyici hem irkiliyor hem de gülmeye yaklaşıyor; bu ikili duygu hali, filmin tonunu belirleyen temel unsur. Aynı şekilde ses tasarımı da sürekli bir huzursuzluk yaratıyor. Karnavalın ritmik sesleri, aniden araya giren sirenlerle ya da tekinsiz uğultularla kesiliyor. Bu kesintiler, rejimin görünmez ama sürekli hissedilen varlığını işitsel olarak kuruyor. İzleyici hiçbir zaman tam anlamıyla rahatlayamıyor. Bu noktada Mendonça Filho’nun Cinema Novo geleneğiyle kurduğu bağ önemli. Glauber Rocha ve Nelson Pereira dos Santos’un çiğ gerçekçiliğini, daha modern ve stilize bir görsellikle yeniden yorumluyor. Ancak bu stilizasyon, estetik bir vitrin değil; tam tersine, hayatın canlılığının nasıl bastırıldığını göstermek için kullanılan bir araç.

DEHŞETİN GÜNDELİK HAYATA SIZMASI

The Secret Agent kusursuz bir film değil. Yer yer ritim kırılmaları izleyiciyi mesafeye itebiliyor, tür geçişleri herkesi içine almayabilir. Ama tam da bu pürüzler, filmin karakterini oluşturuyor. Oscar alamamış olması da bu bağlamda şaşırtıcı değil; çünkü film, kolayca kategorize edilebilecek ya da duygusal olarak güvenli bir yere yerleşebilecek bir anlatı sunmuyor. Aksine, dünyanın dört bir yanında otoriterleşmenin yükseldiği bir dönemde, "nasıl hatırlanacağını" ve en ağır baskı altında bile "nasıl dans edileceğini" hatırlatmasıyla daha da kıymetli hale geliyor. Hayat yıkıcı olabilir, devlet ezebilir, hafıza bulanabilir; ancak aşk, şarkılar ve soğuk bir bira hala oradadır. The Secret Agent, bazen en büyük politik tavrın, her şeye rağmen insan kalarak yaşamaya devam etmek olduğunu kanıtlayan değil; bunu inatla hatırlatan, cesur ve sarsıcı bir film.


© Birgün