menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Piyasa otoriterliğine karşı tarihin en büyük sınıf hareketi

34 39
17.02.2026

12 Şubat günü Hindistan’da insanlık tarihinin en büyük sınıf hareketlerinden biri yaşandı. Türkiye nüfusunun neredeyse dört katına tekabül eden, 300 milyon emekçi üretimden gelen gücünü kullanarak greve çıktı. Bu devasa kitleyi bir araya getiren şey öncelikle ücret, fiyat ve istihdam başlıklarıydı. Ama aynı zamanda küresel sermaye kuşatması, otoriterleşme ve toplumsal barışı zedeleyen mezhepçi siyaset de grevin merkezindeydi.

Grevin omurgasını işçi-köylü ittifakı oluşturuyordu. İşçiler ve köylüler, Modi hükümetinin neoliberal saldırıları karşısında son zamanlarda sık sık bir araya geliyordu. 12 Şubat, bu birleşmenin zirvesi oldu ve sendikalar taleplerini tek bir potada topladı. Grevi, CPI(M), CPI ve CPI(ML)-Liberation gibi ülkenin köklü sol partileri de destekledi. Sadece örgütlü kesimler de değil, örgütsüz milyonların da greve katıldığı, onlara öğrencilerin, kadın örgütlerinin ve sivil toplum gruplarının eşlik ettiği ifade ediliyor. Yani aslında neoliberal saldırının farklı cepheleri bir aradaydı. Üretim süreçlerinin yanı sıra sermayenin dolaşım ve tahsilat mekanizmaları da hedefteydi. Fabrikalardan, kömür madenlerine, çelik tesislerinden limanlara, bankalardan ve eğitim kurumlarına hayat kilitlendi. Elbette bu başarı anlık bir patlamayla sağlanmadı, Hindistan’da süreklilik kazanan bir ortak eylem kapasitesinin ürünü.

∗∗∗

Temelde sendikaların itirazı, emek-sermaye dengesini yapısal biçimde tersine çeviren bir rejim değişikliğine. Grevin en kritik talepleri arasında, hükümetin sendikaların tüm itirazlarına rağmen hayata geçirdiği ve iş güvencesini zayıflatma, çalışma sürelerini esnetme, grev ve örgütlenme imkanlarını daraltma gibi başlıklar içeren yasa teklifi yer alıyordu. Çiftçilerin hedefinde ise yeni kırsal istihdam düzenlemesi vardi ki buna karşı kısa süre önce Uzun Yürüyüş olarak adlandırdıkları bir dizi eylem de gerçekleştirmişlerdi. Bu düzenleme istihdam hakkını güçlendirmek yerine budayan bir adım olarak görülüyor. Bu nedenle daha önceki kırsal iş güvencesi programının yeniden ve güçlendirilerek uygulanması talep ediliyor. Tüm bunların yanı sıra enerji ve tohum gibi stratejik alanlarda şirketlerin elini güçlendiren, üreticiyi piyasaya daha çıplak biçimde açan düzenlemelerin geri çekilmesi de talepler arasında yer alıyordu. Bunlar şirket yanlısı ve halk düşmanı olarak nitenelndiriliyor.

Grevdeki bir diğer önemli talep de Hindistan’ın yakın zamanda ABD ve AB ile imzaladığı ticaret anlaşmalarının geri çekilmesi talebiydi. Gerek sendikalar gerekse de partiler bu anlaşmaları egemenliğin teslimi olarak tarif ediyor. Zira Türkiye’den de bildiğimiz üzere bu tür eşitsiz koşullara dayanan anlaşmalar, sadece gümrük vergilerini düşürmüyor. Daha doğrusu gümrük vergilerini düşürürken bir yandan da fiyat oluşumunu ve emek rejimini şirketler lehine yeniden kuran bir düzenek yaratıyor.

∗∗∗

Nitekim Prabhat Patnaik’in (An Unequal Treaty Reminiscent of the Colonial Era) önceki haftaki değerlendirmesi de anlaşmanın “eşitsiz” niteliğinin bizzat hedef rakamından başladığını vurguluyor ve ABD’den ithalatın yaklaşık 40 milyar dolardan en az 100 milyar dolara çıkarılması gibi tek taraflı bir asgari taahhütün, Hindistan’ı ithalat artırmaya zorlayan bir çerçeve kurduğunu söylüyordu. Patnaik, anlaşmayı “Sömürge dönemini anımsatan eşitsiz bir antlaşma.” olarak tanımlıyor. Aynı yazıda bunun pratikte iki açık sonucu olduğunu söylüyor: Rusya’dan alınan petrolün ABD petrolüyle ikame edilmesi ve tarım/ilgili sektörlerde pazarın açılması. Petrol tarafında, ABD petrolünün daha pahalı olması nedeniyle ithalat faturasının artacağı ve bunun enflasyonist baskı yaratacağı, yani meselenin diplomasi değil doğrudan sınıf meselesi olduğu vurgulanıyor. Bu nedenle sendikaların egemenlik devri vurgusu soyut değil, tarımsal gelirden enerji faturasına uzanan somut bir yeniden bölüşüm hattına işaret ediyor.

Grev kapsamında dile getirilen siyasal taleplerden bir diğeri de Hindistan’ın laik ve demokratik siyasetinin korunmasıydı. Sendikalar, köylü örgütleri, sol partiler… Hindu üstünlükçü BJP hükümetinin çoğunlukçu ve otoriter eylemlerle Hindistan’ın anayasal yapısını tehdit ettiğini söyleyerek toplumu dinsel temelde kutuplaştırma çabasına laiklik savunusuyla karşı çıkıyorlar.

12 Şubat’ın öğretici yanı, neoliberal dönüşümün emek piyasasının esnetilmesi, kamusal güvencelerin budanması, enerji ve tarımda şirketleşmenin derinleşmesi, ticaret anlaşmalarıyla dışa bağımlılığın artırılması gibi parçalarının tek bir bütün oluşturduğunu görünür kılması. Tüm bunlar yalnızca gelir dağılımını değil, siyasetin alanını da yeniden düzenliyor. Otoriterleşme, toplumsal itirazı bastırmak bir araç olarak küresel çapta yerleşmiş durumda. Türkiye açısından ders de burada yatıyor. Eğer muhalefet geniş kesimlerin ortak taleplerini bir potada eriten bir hat kurabilirse rejime karşı gerçek bir toplumsal basınç üretilebilir.


© Birgün