Henüz doğmamış
Bu defa güneş batarken yazımın başına oturdum. Burada güneş batarken, başka yerlerde doğan güneşi hayal etmeye çalıştım. Dünya hem koskocaman hem de küçücük bir yerdi. Bir gün içinde ne çok ölüm, doğum, aşk ve acı yaşanıyordu kim bilir. Sonra aklım insanlığın hikâyesine kaydı. Kuşaklar birbirinin üstüne doğuyordu; her biri bir öncekinin tam battığı yerden değil, başka bir ufuktan. Olup biteni anlamak belki de buradan başlıyordu.
Örneğin 60'ların ve 70'lerin kültürel devrimine öncülük edenlerin çocukları, anne babaları gibi kimliklerini isyan yoluyla tanımlamamışlardı. Geçmişteki gibi otoriteyle varoluşsal bir sorun da yaşamıyorlardı. Çünkü kendi anne babaları otoriter olmamaya özen göstermişti. Kendi kimliklerini kurmak için önceki nesille kavga etmek zorunda kalmamaları, başlarına bambaşka sorunlar açtı. Kültür eskiden yukarıdan aşağıya akardı; babadan oğula, ustadan çırağa. O akış kesildi. Artık herkes yanındakine bakıyordu, öncekine değil. Edebiyatta bile o eski nesil kavgası kalmamıştı. Herkes kendi kitabının tanıtımcısıydı, kimseyle kavga etmeden. Ah, ne güzeldi eskinin o polemikleri. Şimdi herkes birbirini beğeniyor. Artık herkes kendi kimliğinden sorumluydu; yani herkes kendini, tek başına tasarlamaya yöneldi. Tüketim toplumunun........
