“Hiçbir türlü bulamadım, ben beni”: Aşık Veysel’de varlık arayışı
Aşık Veysel’in sesi, toprağın içinden gelir; ağır, sabırlı ve kadim. “Yıllarca aradım kendi kendimi” dediğinde, bu söz yalnız bir ömrün değil, insanlığın bitmeyen yolculuğunun yankısıdır. Bu yankı, bir dağın eteklerinden yükselip gök kubbeye çarpar; geri döndüğünde ise artık sadece bir türkü değildir, varlığa sorulmuş bir sorudur: Ben kimim?
Bu sorunun içinde bir telaş yoktur; acele eden, hüküm veren bir zihin değil, bekleyen, dinleyen bir kalp vardır. “Hiçbir türlü bulamadım ben beni” derken, aslında kaybolmuş bir şeyi aramaz Veysel; aksine, bulmanın neye tekabül ettiğini yoklar. Tasavvufun ince yolunda “ben”, bulunacak bir nesne değil, çözülerek aşılacak bir perdedir. Yunus’un içe kıvrılan sesi gibi, Veysel’in sesi de dışarıdan içeriye değil, içeriden daha derine doğru yürür. Her adımda benlik incelir, her adımda bir kat daha soyulur.
“İnsan mıyım, mahluk muyum, ot muyum?” diye soran bir dil, kendini yüceltmekle kendini silmek arasında gidip gelir. Bu gidiş geliş, bir kararsızlık değil, bir idrakin genişlemesidir. Çünkü varlık, tek bir isimle tutulamayacak kadar geniştir. İnsan dediğimiz şey, bazen bir çiçek kadar narin, bazen bir ot kadar sıradan, bazen de ikisinin arasında bir gölge gibidir. Tasavvufun derin sularında her şey aynı kaynaktan doğar; ot, çiçek, insan ve toprak aynı nefesin farklı titreşimleridir. Veysel’in dili, bu birliği bilirmişçesine sadeleşir; ayrımları çoğaltmaz, eritir.
“Hayal miyim, rüya mı bilinmez” dediğinde, dünya bir anlığına sislenir. Gerçek dediğimiz şey, elimizden kayar gibi olur. Belki de gerçekten bir rüyanın........
