menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Savunmayı savunmak: Kendi adımıza asâleten, ezilenler ve yoksullar adına vekâleten

21 0
25.04.2026

Savunma hakkı, hukuk düzeninin yalnızca teknik bir unsuru ya da yargılamanın usulî bir parçası değildir. Savunma, hukukun kendisini sınadığı son çizgidir. Bir rejimin hukuk devleti olup olmadığı, mahkeme binalarının varlığıyla değil, savunmanın ne ölçüde yaşayabildiğiyle anlaşılır. Çünkü savunmanın susturulduğu yerde hukuk, adalet arayan bir zemin olmaktan çıkar; egemen iradenin kendisini teyit ettiği çıplak bir karar mekanizmasına dönüşür. O andan itibaren mahkeme, hakikatin araştırıldığı yer değil, kararın yalnızca biçimsel bir dile çevrildiği bir sahne hâline gelir.

Türkiye’de son yıllarda belirginleşen yargı pratiği, tam da böyle bir çözülmeye işaret ediyor. Hukuk, normların eşit ve öngörülebilir biçimde uygulandığı bir alan olmaktan uzaklaştıkça, yerini siyasal kararın buyruğuna bırakıyor. Carl Schmitt’in işaret ettiği gibi egemenlik, burada normu uygulayan değil, gerektiğinde normu askıya alan güç olarak beliriyor. Egemen, istisna hâline karar verendir; bu yüzden hukukun gerçek sınırı, yazılı kuralların metninde değil, o kuralları ne zaman işlemez kılacağına karar veren iradede ortaya çıkar.

Türkiye’de meselenin düğümlendiği yer de tam burasıdır. Hukuk artık yalnızca neyin suç sayıldığını belirleyen bir çerçeve olarak işlemiyor; kimin dışarı itileceğini, kimin korunmayacağını, kimin “düşman” olarak kodlanacağını belirleyen bir ayıklama mantığına doğru kayıyor. Savunma makamı da bu yüzden hedefe yerleşiyor. Çünkü savunma, iktidarın mutlak yorum tekeline karşı duran son eşiktir. Savunma düştüğünde yalnız avukat değil, itirazın kendisi yargılanmaya başlanır.

Tragedyadan mahkeme salonlarına: Antigone'nin yalnızlığı

Bu kırılmayı anlamak için Sophokles’in Antigone tragedyasına dönmek gerekir. Kreon’un buyruğu, devletin selameti adına hukuku mutlaklaştıran siyasal iradeyi temsil eder. Antigone ise yazılı emrin üstünde bir adalet fikrinin, daha derin bir vicdan yasasının ve insan onurunun sözcüsüdür. Bu nedenle oradaki çatışma, yasa ile yasasızlık arasında değil; iki farklı meşruiyet anlayışı arasındadır. Biri iktidarın ilan ettiği düzen, diğeri insanın geri çekilemez haysiyetidir. Türkiye’de savunma hakkına yönelen baskılar da tam burada anlam kazanıyor. Devlet, kendi kararını mutlaklaştırdıkça savunmayı bir hak olarak değil, aşılması gereken bir engel olarak görmeye başlıyor. Böylece Antigone’nin Kreon karşısındaki yalnızlığı, bugün mahkeme salonlarında savunmanın içine itildiği yalnızlığın trajik öncülü hâline geliyor.

İstisna hâli ve savunmanın suçlaştırılması

Mehmet Pehlivan'a yönelen tasarruf, bu dönüşümün en açık görünümlerinden biridir. Bir avukatın müvekkilini takip etmesi, savunma organizasyonunu kurması, hukuki süreci koordine etmesi ve meslekî dayanışma göstermesi, suç örgütü hiyerarşisinin parçası gibi sunulabiliyorsa, burada yalnızca bir hukuksuzluk yoktur; savunma faaliyeti doğrudan suçlaştırılmaktadır. Bu, Schmittçi dost-düşman ayrımının ceza yargısının içine sızmış biçimidir. Avukat artık hukuk öznesi olarak değil, savunduğu kişiyle birlikte “tehlikeli alan”a sürülen biri olarak görülür. Avukatlık Kanunu’nun tanıdığı güvencelerin fiilen devre dışı bırakılması da bunu gösterir: norm yürürlüktedir, ama etkisizdir; hukuk görünürde ayaktadır, ama içerik bakımından askıya alınmıştır. Başka bir deyişle, istisna kuralı yutmuştur. Hukuk burada kural uygulayan bir düzen değil,........

© Bianet