'Masumiyet' yerine 'suçluluk' karinesi
“Beş vakte kadar toplayacağı kurultayla on üç yıl genel başkanlığını yaptığı partiyi gelecekte de Ankara’dan İstanbul’a adalet yürüyüşü yapacak/yapabilecek bir partiye dönüştürmek için doğaldır ki Kılıçdaroğlu’nun 24 saatlik gün içinde 48 saat çalışması bir zorunluluk. Çünkü ülkenin çıkarları, birilerinin başarısı, bir ayak sürçmesi, kaybetmenin acı veren hazımsızlığı, yaşanan sürecin peşine takılacak soru ve sorunlar da kolayca üstesinden gelinecek şeyler değil” diye yazmıştım, bir ay önceki ‘Satıcının ölümü’ başlıklı yazımda.
Bu kez konumuz butlan yargısı ve Kılıçdaroğlu’nun yeni icadı ‘suçluluk karinesi’. Yani bir konuda ‘yargılanıyorsan, beraat edinceye değin suçlusundur’ kabulü.
2010 yılının mayıs ayında CHP Genel Başkanlığı’na seçilen Kılıçtaroğlu o günlerde ‘dürüst, namuslu, temiz bir adam’ olarak tanımlanıyordu. Elbette bir insanın, hele de bir siyasetçinin dürüst, namuslu ve temiz biri olması önemli. Hem de çok önemli. Ancak bunlar toplumsal bir özellik olmayıp varlığıyla tanımlanan değil –çünkü herkes, aksi ispat edilmedikçe dürüst ve namusludur–, yokluğuyla kişilerin toplumsal konumlanmasını tarif eden kavramlar arasında sayılan nitelemeler. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu CHP’nin genel başkanı olduğunda Türkiye’nin Cumhuriyet’le yaşıt partisinin başına, uzun süre devlette çalışmış olmanın ötesinde başka özelliğe sahip olduğu bilinmeyen bir kişi ve de siyasetçi olarak geçmişti.
Kılıçdaroğlu, CHP’de Özgür Özel yönetimine yönelik alınan mutlak butlan kararından bir gün önce (20 Mayıs’ta) yayımladığı ‘arınma’ videosunda siyaseti temiz tutmanın ülkede siyaset yapan herkesin ‘namus borcu’ olduğuna, bu sorumluluğun da öncelikle CHP’lilere düştüğüne vurgu yapmıştı. Söz konusu videolu seslenmenin ardından Kılıçdaroğlu, Sözcü televizyonunda (19 Haziran akşamında) çıktığı özel programda sonuçlanmamış davaların iddialarını delil kabul ederek verilen mutlak butlan kararına sırtını dayayarak, CHP’li belediyelerle ilgili ve de sürmekte olan onlarca davanın yüzlerce tutukltu-tutuksuz sanığından partinin (CHP’nin) arınması gerektiğini söylüyordu. Hem de “Ben hukukçu değilim, iddianameleri okumadım, davaları izlemeye fırsatım yok” diyerek.
Kılıçdaroğlu, belediyelerle ilgili yargılamaların siyasi olduğunu söylüyor. Hemen ardından da sanıkların; parasal ilişkileri, rüşvet gibi iddialarla yargılanmaları nedeniyle partiye aklanarak dönebileceklerini belirtiyor. Kılıçdaroğlu bu yaklaşımıyla ‘masumiyet karinesi’ diye bilinen temel hukuk ilkesini ‘suçluluk karinesi’ ne dönüştürmüş oluyor. Hem de davaların siyasi olmasına karşın yargılama süreçlerinin hukuk kurallarına uygun yürüdüğünü; ‘para verenler, para alanlar, para ve rüşvet ilişkilerini anlatanlar, ifade verenler’ olduğunu belirterek –kanıtlanmış gibi– ve de altını çizerek, kendi yargısının dayanağı yapıyor.
12 Eylül’ün Siyasi Partiler Yasası
22 Nisan 1983 tarihinde kabul edilip,........
