Özgür Özel ve Kırmızı Ringa Balığı
Yeni Arayış sitesinde gazeteci Murat Aksoy’un Özgür Özel ile gerçekleştirdiği röportaj, Türkiye siyasetinin ana muhalefet aktörlerinin en zorlu tarihsel sınavlar karşısında nasıl sığ bir mantık üretimine ve retorik kaçışa sığındığını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Aksoy’un, Devlet Bahçeli’nin de gündeme getirdiği “İmralı’da Öcalan’a 250 metrekarelik bir ev/villa yapıldığı” iddialarına dair sorduğu soruya Özgür Özel şöyle yanıt veriyor: “Biz birilerinin eve çıkmasını konuşmak yerine, Demirtaş’ın evine kavuşmasını konuşmak isteriz. 18 aydır kuyu tipi cezaevlerinde hak ihlaline uğrayan, zor koşullarda tutuklu bulunan yol arkadaşlarımızın tahliyesini konuşmak isteriz. Çünkü bir ülkenin demokratikleşmesi bunlardan geçer. Ve sürece toplumsal katkıyı sağlayacak olan da Öcalan’ın yeni konutuna kavuşmasından ziyade Demirtaş’ın evine kavuşmasıdır. Mesele Öcalan’a adada ev yapıldı mı, eve gidecek mi, bunlar bizim gündemimiz değil.”
İlk bakışta hak mücadelesi veriyormuş gibi duran bu cümleler, siyaset biliminde ve mantıkta “Kırmızı Ringa Balığı” olarak bilinen o meşhur safsata retoriğin tipik bir örneğidir. Av köpeklerinin burnunu asıl izden uzaklaştırmak için keskin kokulu, tütsülenmiş kırmızı ringa balıklarının kullanılması hikayesinden türeyen bu strateji; siyasette kamuoyunun dikkatini yakıcı bir krizden, tarihsel bir tartışmadan ve esastan saptırmak amacıyla ortaya tamamen ilgisiz başka bir gündemin fırlatılmasıyla işler. Özel’in yaptığı tam olarak budur. Karşımızda Demirtaş’ı içtenlikle savunan bir siyasi tutum değil; iki ayrı hukuk ve siyaset başlığını bilinçli biçimde aynı cümleye hapsederek sahte bir kıtlık algısı yaratan bir söylem kuruculuğu var. Özel, sanki Öcalan’ın çalışma ve iletişim koşullarının iyileştirilmesiyle Demirtaş’ın özgürleşmesi arasında zorunlu bir tercih yapmak gerekiyormuş gibi konuşuyor.
Bu mantık absürttür. Sanki İmralı’daki bina daraltılırsa Edirne Cezaevi’nin demir kapıları kendiliğinden açılacak. Bu bağlamda Özel’in söylemi iki temel retorik hileye dayanıyor. Birincisi, üretilen ve köpürtülen “villa/konut” ajitasyonunu devralarak bir ayrıcalık algısı üretiliyor yeniden. Böylece tartışma, “Öcalan bu tarihsel süreçte nasıl çalışacak, kimlerle görüşecek, örgütüne ve kamuoyuna mesajlarını nasıl ulaştıracak?” sorusundan hızla kaçırılıyor; mesele “Öcalan’a ne verildi ne ayrıcalık sağlandı?” sığlığına indirgeniyor.
İkincisi ise Selahattin Demirtaş’ı ahlaki bir karşılaştırma nesnesi haline getiriyor. Demirtaş’ın özgürlüğü evrensel hukukun ve AİHM kararlarının bir gereğiyken, Öcalan’ın karşısına “özgürlüğü daha çok hak eden kurban” olarak fırlatılıyor.
Oysa somut sorularla bu retorik kurguyu sınamak mümkün.
Öcalan yarın sabah yeniden sekiz metrekarelik eski hücresine götürülse Demirtaş tahliye olacak mıdır? Hayır.
Öcalan’ın havalandırma hakkı elinden alınsa kuyu tipi cezaevlerindeki insan hakları ihlalleri sona erecek midir? Hayır.
İmralı’daki mekân 250 metrekare değil de 50 metrekareye düşürülürse Türkiye bir gecede daha demokratik bir ülkeye mi........
