11 kanun, tek çözümsüzlük
Türkiye’nin son elli yılına damgasını vuran silahlı çatışma ortamı ve bu ortamdan çıkış arayışları, devletin bu olguyu algılama biçimindeki sancılı dönüşümün de en net göstergesi denilebilir. 1985’ten 2014’e kadar 11 kanun ve düzenleme var.
Bunlar 3216, 3419, 3618, 3713, 3853, 4085, 4450, 4537, 4959, 5237 ve 6551 sayılı kanunlar...
Yüzeysel bir bakışla birbirinin devamı veya teknik birer uzatması gibi görünen bu kanunlar silsilesi, aslında devlet aklının meselenin sosyolojik kökleriyle yüzleşmekten kaçtığı, taktiksel deneme yanılma yöntemleriyle geçiştirmeye çalıştığı uzun bir kriz yönetimi hikayesidir denilebilir. Bu hikayeyi kanun maddelerinden sıyırdığımızda, toplumun barış umutlarının, devletin güvenlik reflekslerinin ve nihayetinde siyasal çözüm mecburiyetinin tarihsel bir bilançosu karşımıza çıkar.
Hızlıca bir özet yapmak gerekirse, şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza:
1985-2000 arası dönem “pişmanlık, itiraf ve örgütten bireysel kopuş yasaları”,
1991’de “Terörle Mücadele Kanunu’yla güvenlik-ceza mimarisinin kurulması”
2003-2005 arası dönem “topluma kazandırma” ve kalıcı etkin pişmanlık dönemi”
2014’te “bireysel teslimden siyasal çözüm sürecine geçiş girişimi” şeklinde bir örüntü var.
Biraz daha detaya girelim.
Devlet cephesinde “çözüme(!)" dair arayışın ilk perdesi, 1985 yılında Turgut Özal hükümeti döneminde çıkarılan 3216 sayılı Kanun ile açıldı. O dönemde devletin güvenlik bürokrasisi, sorunu geçici bir asayiş ve çeteleşme meselesi olarak görüyor, sağlanacak bir ceza indirimi garantisiyle örgütün hızla çözüleceği gibi bir yanılgıya kapılıyordu. Bu nedenle söz konusu kanun, yapısal bir barış inşasından ziyade, yalnızca iki yıl yürürlükte kalacak geçici bir istihbarat toplama aracı olarak tasarlandı. Yasanın örgüt mensuplarına sunduğu teklif son derece mekanikti; kişiye sivil ve siyasal hayata onurlu bir dönüş vadetmek yerine, devletin işine yarayacak bilgi vermesi karşılığında cezasını azaltmayı teklif ediyordu. Silahlı mücadeleden vazgeçmek gibi siyasal ve toplumsal bir dönüşüm süreci, güvenlik birimlerine istihbarat sağlamak gibi adli bir iş birliğiyle aynı kefeye konulmuştu. Bir sonuca varamadı.
Bu dar çerçeveli zihniyet, 1988'de 3419 sayılı yasa ile kurumsallaşmaya çalışıldı ve 1990'lı yıllar boyunca 3618, 3853, 4085, 4450 ve 4537 sayılı yasalarla sürekli olarak uzatıldı. Ancak devletin, örgütten kopuşları hızlandırmak adına indirim ve maddi menfaatleri artırması sahada çok ağır bir toplumsal bedel yarattı. Silah bırakanların toplum nezdinde "barış için dönmüş kişi" olarak değil, "itirafçı" veya "ajan" olarak damgalanması, sistemin güvenilirliğini temelden sarstı. Daha da vahimi, bu dönemde yasadan yararlanan........
