Kolektif cinnet ve adalet: Narin Güran davası üzerinden bir "günah keçisi"
Toplumlar, içsel huzursuzluklarını, çözemedikleri adaletsizlik duygularını ve kolektif travmalarını dindirmek için tarih boyunca bir “günah keçisine” ihtiyaç duymuşlardır. René Girard’ın “Günah Keçisi” kuramı, toplumsal şiddetin birikerek patlama noktasına geldiğinde, bu öfkenin rastgele seçilen veya kurban edilmeye uygun görülen bir özneye yöneltilerek toplumun geçici bir arınma (katarsis) yaşamasını anlatır.
Narin Güran davasında Türkiye, tam olarak bu sosyolojik mekanizmayı deneyimledi. Küçük bir kız çocuğunun vahşice öldürülmesi, toplumdaki tüm birikmiş “saf kötülük” nefretini bir noktaya boşalttı: Güran ailesi. Ailenin kapalı yapısı, taşralı kimliği ve geleneksel kodları, modern kentli insanın zihnindeki “karanlık odak” imgesine tam oturdu. Daha somut deliller tartışılmadan, tüm aile üyeleri kolektif bir suçun paydaşı olarak kodlandı. Sosyolojik olarak bu bir yargılama değil, modern bir kurban ayiniydi. Toplum, Narin’in acısını dindirmek için değil, kendi öfkesini kusmak için tüm bir aileyi sosyal bir yok oluşa mahkûm etti.
Hakikat ve Platon’un mağara alegorisi
Platon’un Mağara Alegorisi’nde tutsaklar, duvara yansıyan gölgeleri gerçeklik sanırlar. Bugünün dünyasında o mağara, akıllı telefonlarımızın ekranları; duvara yansıyan gölgeler ise sosyal medya dezenformasyonudur. Narin davası sürecinde toplum, gerçeğin kendisine değil, medyanın ve dijital yankı odalarının yansıttığı gölgelere bakarak hüküm verdi.
Burada felsefi bir kırılma yaşanıyor: İnsanlar hakikati mi arıyor, yoksa kendi inandıkları “canavar aile” hikâyesini mi tüketiyor? Hakikat, çoğu zaman sıkıcı, karmaşık ve griyken; kurgulanmış “kötü aile” anlatısı siyah-beyaz kadar net ve tüketime uygundur. Arif Güran’ın “Bu vahşi benim kızıma bir şey yaptı” feryadı, aslında o mağaradaki bir ışık sızıntısıydı ancak dışarıdaki dijital kalabalık, bu feryadı duymak yerine kendi yarattığı canavar imgesine tapmayı tercih etti. Güran ailesi, toplumun zihnindeki “kötülük prototipi” mağarasına hapsedildi ve oradan yansıyan her gölge, peşinen suçluluk kanıtı sayıldı.
Post-truth ve sosyal medya mahkemeleri: Hannah Arendt’in penceresinden
Dava sürecindeki bilgi kirliliği, bizi Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” kavramını yeniden düşünmeye itiyor. Ancak bu sefer kötülük, suçun kendisinde değil, suçlamanın kamusallaşma biçiminde........
