Ve Balık Onu Yuttu: Tüm ‘Yunuslar’ın öğütülmüş hayatı
Edebiyatla ilişkimi bilen, yazılarımı takip edenler bilir; en büyük şikayetlerimden biri yakın coğrafyamıza dair ne kadar az şey bildiğimizdir. Bu yüzden fırsat buldukça Doğu’nun yazarlarını keşfetmeye, onların metinlerini okumaya ve sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.
Son zamanlarda İran üzerine ne bildiğimi düşünürken edebiyatın burada da zayıf halkam olduğunu fark ettim. Çağdaş İran sineması hakkında az çok bir fikrim var; ama edebiyat denince zihnimde neredeyse sadece Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’u beliriyor. Oysa İran, edebiyatının taşıdığı incelikli ve sarsıcı insan hikâyeleriyle de düşünülmesi gereken ülkelerden biri.
Amir Ahmadi Arian’ın Ve Balık Onu Yuttu - Then the Fish Swallowed Him romanı da tam bu noktada karşıma çıktı. Bu romanı önemli kılan şey, bize “kahramanca” bir direniş hikâyesi sunmaması. Aksine, sıradan bir adamın, sıradan hayatının nasıl birden bire alt üst olabileceğini göstermesi.
Yunus Turabi ne bir devrimci ne de bilinçli bir politik özne. Geçinmeye çalışan, işine bakan, başını belaya sokmamaya çalışan bir emekçi. Yunus’un hikâyesi bu yüzden yalnızca İran’a ait değil. Bugün Ortadoğu’da ya da dünyanın birçok yerinde Yunuslar var. Büyük idealler kurmayan, yalnızca hayatta kalmaya çalışan, işini kaybetmemek, ailesini korumak, görünmez olmak isteyen insanlar…
Hayat ile sistem arasında yabancılaşanların hikâyesi
Bu nedenle yalnızca İran’daki bir rejimin hikâyesi olarak okumaya başladığım Ve Balık Onu Yuttu, hayat ile sistem arasına sıkışmış, içine çökmüş, kendi hayatına yabancılaşmış tüm Yunuslar’ın hikâyesine dönüştü.
Arian’ın İngilizce yazdığı ilk romanı Ve Balık Onu Yuttu - Then the Fish Swallowed Him, ilk bakışta İran’daki devlet baskısını anlatan bir hapishane romanı gibi okunabilir. Arian’ın kendi söyleşilerinde de belirttiği gibi roman, Tahran’daki otobüs şoförleri grevi etrafında şekillenen bir fikirden doğmuş; apolitik bir adamın, kaçmaya çalıştığı siyasetin tam içine çekilmesi üzerine kurulmuş.
Romanın merkezindeki karakter Yunus Turabi; değil kahraman olmak, görülebilir olmayı bile istemiyor. Sıradanlığın kendisini koruyacağını sanıyor. Ancak Yunus, grev sırasında yaşanan gerilim sonrası tutuklanıyor ve Evin Hapishanesi’ne gönderiliyor.
Yunus gibi bir adamın en fazla birkaç günlük sorgu ve gözaltından sonra salıverilmesi beklenir, ancak olaylar öyle gelişmiyor. Yunus, bir anda kendi hayatının öznesi olmak çıkarılıyor, sistemin yalanlarına kurban ediliyor. Bu da Evin’den çıkamamak anlamına geliyor.
Meursault’dan Turabi’ye: Varoluşsal felç
Romanın protagonistini anlamak için önce onun “suçundan” önceki hayatına bakmak gerekebilir. Yunus Turabi, Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault misali, hayatın akışına direnmeyen, olaylara sadece maruz kalan varoluşsal bir pasifliğin temsilcisi.
Yunus’un trajedisi, politikadan uzak durarak sistemden kaçabileceğini sanması. Ancak görüyoruz ki baskıcı rejimlerde apolitik olmak güvenli bir alan üretmiyor! Romanın en güçlü önermelerinden biri de bu: İtiraz etmeyi unutmuş olmak, sistem tarafından yutulmaya engel olmuyor.
Psikolojik bir kedi-fare oyunu
Yunus’un apolitik kalma tercihi, onu korumaya yetmediği gibi sorgucusu Hacı Said’e de üzerine her türlü yalanı yazılabileceği “tabula rasa - boş levha” fırsatı........
